İçimde inleyen bir ben varda, bulamıyorum,
Tutamıyorum elinden, sinmişliğine usulca yaklaşıp okşayamıyorum
başından
Vuslatı yaren edindim, sevgiliden habersiz.
Tüm ömrü arayış yerine bekleme ile geçirmenin vicdanı azaplandıran
yanını fark ettim de
Geç idi ya da bir şeyler geçti benden.
Kurumuş zerrelerim mücella edilebilir mi?
Sokaklarda duvarlara yalpalayan kendini bilmez rüzgarlardan ayıran ne
beni?
Ya ilahi derim en sadık seslenişimle...
Şu gözyaşlarıma bir sen layıksın ama kayıyor bir yanım işte!
Düşüncelerime tutsak kaldım düşüncelerimde onun yanında tutsak
Ezelden beri ve cehennem vakti kadar kalacak.
Nerden başladı bu yanış, kim yada zamanın ne önemi var artık.
Anlatsam kim anlar ki senden başka ya ilahi!
Kül mü olayım yoksa içten içe bir kor mu?
Kaldırabilir miyim ağırlını aşkın?
Bilmediklerimde boğulmadan,
Bildir...
Bu yükü kaldıracak gücü istemeyi ihsan buyur.
Sen ki, cömertliğinle verensin.
Bir adımımıza bin adımla gelensin.
Kapına gelişlerimin yollarını uzattım, biliyorum.
Kıvrımlarına takılınca hayatın, sirati müstakim ince bir çizgi gibi göründü gözüme.
Şimdi hiçbir yönüm yok artık
Göster,en merhamet tutuşunla elimden.
Bir gül ömrüne eşti vuslat.
Oysa ben bir gözucuyla incizab edildim.
Yasaklanışın dünyadaki cezasını çekiyor gibiyim.
Bu dünyada olmadan nasıl yaşanır yine aynı dünyada?
Kenara konmuş bir eşya parçasını kıskanmaktayım.
Bırakın koyun kenara beni öyle yapayalnız.
Usulca tekrar alınacağı güne kadar beklemede kalayım.
Ben kendimi dinleyeyim bir de ney sesini
Konuşan bir ayna gibidir ney bana
inleyince ahuzarıyla da kalır mı farkı bir bülbülden?
Evet, ben bir eşya olmalıyım
Ney'de zahirliğiyle şöhretleniyor zaten
Ey sevgili
gelmeyişinle bir ben kalmadı
çünkü sen ben bir artık...
ya bir de gelseydin
belki de sen ve ben bir hiç kalırdık.
İsteyipte yapmayışınla çirkin görüntüsünde bir güzellik eyledin.
Sebebimdir.
Hayrı sonradan gösterene şükrüm nabzım gibidir.
BETÜL AZADE
3 Temmuz 2009 Cuma
Dönüş
Giderken
I.
ardımda birikiyor çıktığım basamaklar: demek ki gidiyorum!
bütün sözleri yuttum, konuşmam uzaktan ve çizgili
anlıyorum veda yok, bittiğim yerden başlıyorum sürekli
çünkü alıp geldiği yerden konuşmalarını
gittiği tarafa doğru konuşuyor her şey
bu yüzden üstümde suskun duruyor sırtım
göğsüm bu yüzden kafesli!
(çekinik poz verirdim gözlerin yargısına
başattı dünya, başattı eşyanın önüme kurduğu muazzam sofra
kaç yerden başladımsa muhakkak bittim
-bittim ama hiç sona ermedim!-
bir ayrılık lafzıdır korkulu olagelmiş
ayrılık ayrılığa oysa bir sebeptir!)
II.
önümde bir tanımsız karanlık çoğalıyor: demek ki gidiyorum!
demek ki bitiyorum ve başlıyorum ve sürekli
bir attan inip ötekine binerken
kavi bir topraktan besleniyorum
tutuyorum bir saç gibi uzuyorken zamanı
onu rüzgarla, öğütlerle tarayıp
yatırarak sırf ben için bırakılmış boşluklara
eskiyorum, eskiyorum, eskiyorum
(hep taze sanırdım böldüğüm ekmekleri
fırından eve kadar bayatlarlar halbuki
eskiden bir eskici olmak isterdim
hafızam bu işe pek el vermedi
bir unutmak lafzıdır kaygılı olagelmiş
unutmak insanın oysa emniyetidir!)
III.
üstümde değişik bir gökyüzü duruyor: demek ki gidiyorum!
düşüyor üzerimden çevremle uyuma zorlanmış parçalarım
kalıyor nüfuz edenler!
hatırımda olanı unuttuğum bir yerde bırakmış olmalıyım
çok oldu, etrafım beni kayda geçiriyor
anlıyorum veda yok, bittiğim yerden başlıyorum sürekli
var olan her şey, anlıyorum, konuşuyor ezel ebet!..
A.Gencer
Sahiciliğin Derin Dertleri
Ben gaz kütlelerini falan işin içine karıştırarak kötü benzetmelere baş vururken,o derli topluluk içinde çok güzel özetleyivermişti durumu: Açılmamış paketler...
Birdenbire düşündüm ki, ilişkilerimizin tarihinde ne çok açılmamış paket var. Ne çok kırılganlık, küskünlük,alınganlık saklı kalmış; ne çok şey askıya alınmış, ertelenmiş; zamanın tavsattığı şeyler, zamanın çözdüğü şeyler sanılmış. Biz bir avuç insan bunca sözcük,terim,kavram bilirken daha birbirimizle konuşmayı beceremiyorduk. Kimse kimseyle konuşmuyordu aslında. Sahiden konuşmuyordu.
Kırgınlıklarını,alınganlıklarını,küskünlüklerini,gönül koymalarını,kıskançlıklarını.öfkelerini konuşmuyordu. Durum kurtarılıyordu,geçiştiriliyordu,erteleniyordu,üzerinde durulmuyordu gülümseniyordu. Uzaklara doğru ve zamana gülümseniyordu. Espirilerin, ince uçlu şakaların ve sitemlerin arasında kaybolup gidiyordu
SAHİCİLİĞİN DERİN DERTLERİ. Birçok gizli sorun, saklı söz açılmamış paketler olarak ortada dururken görmezden geliniyor, cami avlusuna terk edilir gibi zamana bırakılıyordu. Paketler oradan oraya yer değiştirip, sürünüp duruyor; dipte duran sorunlar ise hiç değişmiyor, hatta zamanın ekledikleriyle giderek bombalı paketler haline gelerek, günün birinde sıradan bir tartışmada, ya da çabuk onarılabilecek bir kırgınlıkta, taraflardan birinin ayağına takıldığında onca yılı birden havaya uçuruyordu. Geri dönüşsüz derin yaralanmalarla dostluklar, arkadaşlıklar bitiyor; anılar kirleniyor; yaşanmış her şeyin derin bir kederle anımsanmasına yol açacak kadar öldürülmüş bir maziye gömülüyordu. Gelinmiş bir yer olarak, sahici yol arımlarında yaşanan ayrılıkların yanı sıra, ayrılığı hiç hak etmemiş nice dostluk, nice beraberlik, bu çeşit acemi hoyrat kullanımlar sonucu layık olmadıkları bir biçimde sona eriyordu. Bir yaştan sonra derin ve sağlam dostluklar kurulamıyor, eskiler de elde tutulamayacak , korunamayacak kadar hırpalanıp gidiyordu. Yalnızlık asıl anlamına o zaman kavuşuyordu işte.
Galiba bizler birbirimize MERHAMETİMİZİ yitirmiştik . Birbirimizi seviyor ya da önemsiyor; zeki, kültürlü ya da duyarlı buluyor olabilirdik. Aşksız sevgiler, aşksız dostluklar alışkanlığın gücüyle kendini sürüyüp götürüyordu elbet. Ama 'MERHAMET' ??Aklımıza bir duygu olarak bile gelemeyecek kadar uzaklaşmıştı bizden. 'MERHAMET' duygusu neredeyse bizden habersiz 'yitirilenler' hanesine yazmıştı kendini. Uzun aralardan sonra. diyelim yeniden bir Dostoyevski romanı okuduğumuzda anlıyorduk ya da hatırlıyorduk ilişkilerimizde eksik olan o derin şeyi: MERHAMETİ...
Murathan MUNGAN
YAZI KİLERİ../...Oruç Aruoba'dan
Yaşamında iki temel deger bulacaksin :
sevgi ve dostluk.
Bazen, bunlardan biri
ötekinden daha degerli gelecek sana;
zaman olacak, öteki öbüründen;
kimi zaman da
ikisinden hangisini daha degerli sayman gerektigi
belirsiz hale gelecek;
ama, kimi zaman da,i
kisi birden, eşit bir degersizlik düzeyine inecekler,
gözünde.
Ama, bu sevgin ile şu dostlugun o hale düştüler diye,
yaşamın temel degerlerinin kendilerini
yadsımayacaksın :
o zamanlarda, içindeki buruk acıyla,
onlara olan saygını koruyacaksın – ki, bu da
işte, üçüncü temel degerin olacak.
Van Goghun akıl sağlığından söz edilebilir, o ki, hayatı boyunca sadece bir elini pişirmiş ve bundan başka da bir kez sol kulağını kesmekten öteye gitmemiştir,
....................................................................................
Ve bu bir imge değildir ama bütün yeryüzü boyunca sık sık ve güncel olarak tekrarlanan ve desteklenen bir olgudur.
Böylelikle, bu açıklama ne kadar çılgınca görünürse görünsün, şimdiki hayat eski adilik, anarşi, düzensizlik, sayıklama, bozukluk, kronik delilik, burjuva durgunluk, ruhsal çarpıklık (çünkü insan değil de dünya bir anormal olmuştur), istenmiş namussuzluk ve çarpıcı yalancı sofuluk, soylu her şeyin pis aşağılanması,
bütünüyle, ilkel bir haksızlığın gerçekleşmesi üstüne kurulu bir düzenin talebi,sonunda örgütlü cinayetatmosferi içinde kendini korumaktadır.
Her şey kötüye gitmektedir çünkü hasta bilincin şu saatte hastalığından çıkmamakta büyük yararı vardır.
Ve böylece, çürümüş toplum, kahinlik yeteneklerinden rahatsız olduğu kimi üstün açıkgörürlüklerin araştırmalarından kendini sakınmak için psikiyatriyi keşfetmiştir.
Gérard de Nerval deli değildi ama öyle olmakla suçlandı, yapmaya hazırlandığı kimi önemli açıklamaları değersiz kılmak için,
ve suçlanmaktan başka, bir de kafasına vuruldu, bir gece kafasına fiziksel olarak vuruldu, açıklayacağı korkunç olayların belleğini kaybetmesi için, ve onlar, bu darbenin etkisiyle, onda doğaüstü düzleme geçtiler, çünkü onun bilincine karşı gizlice birleşmiş bütün toplum, o anda onların gerçekliğini unutturacak kadar güçlü oldu.
Hayır, van Gogh deli değildi, ama resimleri suda yanan ateşlerdi, atom bombalarıydı, ki görüş açıları, o çağda ortalığı kasıp kavuran diğer resimlerin yanında, ikinci imparatorluk burjuvazisinin ve III. Napoléonunkilerin olduğu kadar Thiersin, Gambettanın, Felix Faureun polislerinin kurtçuk konformizmini ağır biçimde rahatsız edebilecek nitelikteydi.
Çünkü van Goghun resmi, törelerin belirli bir konformizmine değil, kurumlarınkine saldırır. Ve dış doğa bile, mevsimleriyle, gel gitleriyle ve gün tün eşitliği fırtınalarıyla, van Goghun yeryüzünden geçişinden sonra, aynı evrensel çekimi koruyamaz.
Dahası, toplumsal düzlemde, kurumlar parçalanmaktadırlar ve tıp da işe yaramaz ve havayla bozulmuş ceset şekline bürünür, o ki van Goghun deli olduğunu açıklamıştır.
Çalışan van Goghun açıkgörürlüğü karşısında, psikiyatri artık sadece kendilerinin de takıntıları olan ve kendileri de eziyet gören goriller sığınağıdır, onlar ki insan korkusunun ve boğulmasının en feci durumlarını dindirmek için sadece gülünç bir terminolojiye sahiptirler,bozuk beyinlerinin layık ürünü olan.
Gerçekten, bit tek psikiyatr bile yoktur ki tanınmış bir sapkın olmasın.
Ve psikiyatrların kökleşmiş sapkınlığı kuralının hiçbir istisnayı kabul edebileceğini sanmıyorum.
Ben bir tanesini tanıyorum, isyan etmişti birkaç yıl önce, içinde bulunduğu yüce reziller ve patentli düzenbazlar grubunun bütününü toplu halde böyle suçladığımı görmek düşüncesine.
Ben, bay Artaud, dedi bana, bir sapkın değilim, ve hadi bakalım size meydan okuyorum, suçlamanızı yöneltmek için dayandığınız unsurlardan bir tekini bana gösterin, görelim.
Unsur olarak sizi göstermem yeter, doktor L.*,pis suratınızda izini taşımaktasınız, iğrenç adi yaratık.
O, cinsel avını dilinin altına sokup onu sonra badem olarak döndürenin belirli bir şekilde incir yapmak için çapa suratıdır.
Bunun adı, dünyalığını korumak ve kendi maydanozunu seçmektir.
Eğer cinsel birleşmede, bildiğiniz belirli bir şekilde, gırtlak deliğinden gurk gurk etmeye, ve aynı anda boğazdan, yemek borusundan, sidik yolundan ve anus�tan guruldamaya erişemediyseniz,tatmin olmuş sayamazsınız kendinizi.
Ve iç organik sıçrayışınızda almış olduğunuz bir kıvrım vardır, cisimleşmiş tanığı mide bulandırıcı bir fuhuşun,
onu ki beslemektesiniz, yıldan yıla, gitgide daha fazla, çünkü toplumsal olarak kanunun hükmüne girmez,
ama başka bir kanunun hükmüne girer ki orda bütün incitilmiş bilinç acı çekmektedir, çünkü siz böyle davranarak onun soluk almasını engellemektesiniz.
Çalışan bilincin sayıkladığına karar veriyorsunuz, onu diğer yandan iğrenç cinselliğinizle boğazlamaktayken.
Ve işte zavallı van Goghun iffetli olduğu düzlem budur,
bir meleğin ya da bakirenin olamayacağı kadar iffetli, çünkü asıl onlardır
kışkırtan
ve başlangıçta besleyen, büyük makinasını günahın.
Belki de zaten, doktor L., haksız meleklerin soyundansınız, ama lütfen rahat bırakın insanları,
van Goghun her çeşit günahtan arınmış vücudu, delilikten de arınmıştı, ki onu zaten bir tek günah getirir.
Ve ben katolik günaha inanmıyorum,ama erotik suça inanıyorum,
ondan ki yeryüzünün bütün dahileri,
tımarhanelerin sahici delileri sakınmışlardır,
ya da o zaman sahici deli değildiler.
Ve nedir sahici bir deli?
İnsan onurunun yüce bir fikrine karşı davranmaktansa, toplumsal olarak anlaşıldığı anlamda deli olmayı tercih etmiş insandır.
Böylece, toplum, kurtulmak ya da kendini korumak istediği herkesi tımarhanelerinde boğazlatmıştır, bazı ulu pislikler konusunda kendisiyle suç ortaklığı yapmayı reddetmiş kişiler olarak.
Çünkü bir deli, toplumun dinlemek istememiş olduğu ve dayanılmaz gerçekler söylemesini engellemek istemiş olduğu bir insandır da.
Ama, bu durumda, içeri kapatma onun tek silahı değildir, ve insanların hemfikir toplaşması, kırmak istediği iradelerin hakkından gelmek için başka yollara sahiptir.
Kır büyücülerinin küçük büyülemelerinin dışında, bütün uyarılmış bilincin dönem dönem katıldığı toplu büyüleme hareketleri vardır.
Böylece, daha yumurtası kabuğunda bir savaş, bir devrim, bir toplumsal kargaşa durumunda, birlik oluş bilinç sorgulanır ve kendini sorgular, yargısını da duyurur.
Onun kimi yankı uyandıran bireysel durumlarla ilgili olarak da doğurtulduğu ve kendinden çıkartıldığı olabilir.
Böylece, Baudelaire, Edgar Poe, Gérard de Nerval, Nietzsche, Kierkegaard, Hölderlin, Coleridge ile ilgili, üstünde herkesin anlaştığı büyülemeler olmuştur,ve van Goghla ilgili de olmuştur.
Bu gündüz de meydana gelebilir, ama genellikle, tercihen, gece meydana gelir.Böylece, acayip güçler kaldırılıp getirilmektedir yıldızlı gökyüzüne, kişilerin çoğunun kötü tininin zehirli saldırganlığının, bütün insan solukalışı üstünden, oluşturduğu şu bir çeşit karanlık kubbeye.
Böylece, yeryüzünde çırpınmış ender açıkgörür iyi niyetler, gündüzün ve gecenin bazı saatlerinde, kendilerini sahici ve uyanık bazı kabus durumlarının dibinde görürler, çevreleri, yakında törelerde açıkça belirdiği görülecek bir çeşit yurttaşlık büyüsünün müthiş emmesiyle, müthiş dokunaçlı baskısıyla sarılmış.
Bir yandan cinselliği, diğer yandan da, zaten, kilise ayinini, ya da başka ruhsal ayinleri, temel ya da dayanak noktası olarak elinde bulunduran bu oybirlikli pisliğin karşısında, motif üstünde bir manzara resmetmek için on iki mum bağlı şapkayla geceleri dolaşmakta sayıklama yoktur;
çünkü nasıl yapacaktı zavallı van Gogh, kendini aydınlatmak için? geçen gün dostumuz, oyuncu Roger Blinin, haklı olarak belirttiği gibi.
Pişmiş el ise, sadece ve sadece kahramanlıktır,
kesilmiş kulak, dolaysız mantık,
ve, tekrarlıyorum, kötü niyetini amacına ulaştırmak için
gece gündüz, ve gitgide daha çok, yenilmez olanı yiyen bir dünyaya
bu noktada
çenesini kapamak düşer.
*çevirenin notu:Doktor L., doktor Jacques Latremoliére olabilir (Rodez akıl hastanesinin
doktorlarından).
Antonin Artaud
Güneş...Yıldız...
yol uzun, güzergâh zorlu; ne demeliyim?
zarif kardeşim benim,
seni aldım yanıma, ikizimi almış yürüyor gibiyim.
sana yıldız sana güneş mi demeliyim,
günümde hayret gecemde hayret istedimyer
yer senin gibiyim ben yer yer kendim.
insan olan yerlerim çok ağrıyor,
olsun, yine de sen kapanma, bu sıra benim,
yerine bırak ben incineyim...
Birhan Keskin
Kim Bağışlayacak Beni
Reddettim, bütün kesinlikleri, kalbim
Bu hayale bir daha inansın diye
Siyah. değişmiyor, siyah, hala nehir içimde
Ve kalbim, anlamıyor
Adalet niye yok diye?
Yıktığım, atladığım, söndürdüğüm
Bir yangın yerindeyim
İçimde sadece, dediğim gibi,
Her gidenden biriktirdiğim melekler,
Kalbimin üstünde bir daha hançer.(2)
Birhan Keskin
