BLOGGER TEMPLATES AND TWITTER BACKGROUNDS »

23 Kasım 2009 Pazartesi

1.
bir
kent
masalı
benimkisi
kırılmış
bir
ırmak
fotoğraflardan
dökülüyor
yaprakları
birer
birer
ceplerimde
gizlediğim
akşamlar

2.

sol yanıma usulca dokunuyor
bir cehennem meleği
bir azrail
kızıl deniz rüzgarlarından
elini tutsam
turuncu olacak
cesedimin rengi
ne zaman bahar gelecek
ayaklarım üşüyor
bağırsam serçeler
uçuşacak

3.

dünyanın bütün granitleri
eşlik ediyor
öfkeme
inan bana
dağları delen ferhad
olamadım hala



Tuncay Takmaz

Gecede Umut Mahyasi Var

"Todavia Cantamos", Şarkı söylüyoruz ..
Kim demiş şarkılar susacak ? en çok Los Hermanos'u severim, Arjantinli ünlü halk şarkıcısı Atahualpa Yupanqui'nin bir şarkısıdır.
Uzun sürmez ayrılıklar, yeter ki "kararmasın" .
not defterimin ilk sayfasına Pablo Neruda Şiirininin ispanyolcasını yazmışım, yanımdan hiç ayırmadığım defterim.

" Tu eres la patria, pampa y pueblo,
Arena arcilla, escuela, casa.
Punu, ofensiva, orden,
Desfile, ataque, trigo,
Lucha, grandeza,
Resistencia.

Ülkesin sen,
sonsuz ova ve halk
Kum, kil, okul, ocak
Dirilişsin sen
Yumruksun, atılım ve yürünecek yol,
Eylem, Saldırı, buğday,
kavga ve yüceliksin,
Direnişsin sen.

Pablo Neruda

"..Henüz bir masal olan şu zaman, sana göstermeden bir yere gizlenmiş olabilir. Ya git, ya da kal. Mesafeyi dondurmuş, boğazını kurutmuş, dilini koparmış, başını döndürmüş olabilir. Git, ya da kal. Karşındaki karanlık, yüzüne çığlık çığlığa çarpıp duruyor olabilir. Git..Kal..Sadece parmaklarının yardımıyla konuşabilen şu dudaklardan sızan sayıklama, seni yaralıyor, yok sayıyor, yıldırıyor, başucunda bekliyor, yüzüne üflüyor, seni iyileştiriyor da olabilir. Gitme, kal. Hep zaman yok, kalmadı denecek. Hadi gitme. Kal. Ya da git! Dön geri. Bu yer, tutsak bir kimsenin ilk bedeni. Çoktan ayrıldı. Bu yer tek ayartılmanın, sevmenin sürekliliği..Ya git, ya da kal...Dön geri.."




Hür YUMER

Semerkand’a! ...

denizin safir renginde kayboldu yankılar
anahtarı yitirdi şair
arsızlaştı soluk benizli su
yollarda barikatlar
yollarda
yalnız kalanlar
savaş alanlarının çığlıklarında unutuldu
gönlün telvesine gizlendi
hayra çıkması gereken fallar

kaderdi şaire
iç kanamalara yürüdü dosdoğru
başı eğik
yürek dimdik
Medusa’nın zalim saçında gizli
ölüme çoğalan erguvan acılar

mührü onurlandıracak bir ferman
bulamamak ne demektir bilir misiniz
katil bir nefes
gibi takılıp kalmak kendi boğazında?
“toprağını arayan tohum”
diye öğrenmiştik oysa şairi biz
toprak
çok uzaklarda!

ah acılı
ah küskün yol!
demek ki
'beşibiryerde' gibi kuşanmalı sanatı
kutsamalı
kutsanmalı
donansın gökyüzü
tebessüm etsin yıldızlar

bir avuç umut
bir tutam toprak koy avuçlarıma
varsın zift karası olsun rengi
bin kere evladır safir sularda ambere dönüşmekten
korkma bu yürek siyahı da aklar!

bir elde sancak
ötekinde çırak mührü
haydi sür beni Semerkand’a
ustalardan öğreneceklerim var!
çık çağının içinden
___Zeus’un hükmünden
yakala bileğimden Apollon*
Semerkand’a** götür beni
görmüyor musun?
sanatın nadide işçileri Timur’un doğu kapısındalar

sancak
mühür
ve kalbimdeki hoyrat ıslık
yol izni bekliyorlar
……



Naime Erlaçin

Kinkırmızı Kankara

Şeytan sırıttı olmayan dişlerini göstererek
Sağ kolunu uzatıp, sol eli ile siyah kırmızı
alacalı tüylerini okşayarak. Öyle çirkindi
ki hani akıllara zarar cinsten. Bir o kadar
da sevimli ve içten. Gelsene, gel yaklaş dedi
Belli ki bunalmışsın! Kim takıyormuş karısını
çocuklarını da sen takacaksın? Yalan mı yani?
diye üsteledi. Gözlerinde görene kadar
o garip kabullenişi. İki saat, rahat bir otel odası
Genç güzel bir kadın. Kimbilir kaç zamandır
ağız tadıyla sevişmedin. Karısının yüzü belirdi
ve kayboldu aynı hızla. Belirsiz imgeleriydi
küçük kızlarının geriye kalan. Kırmızı tüylü eller
Onları da çekip aldı önünden. Büyüyünce seni mi
düşünecekler? Gezecekler, tozacaklar, sevişecekler
Sen bir köşede büzüşmüş oturan mutsuz ihtiyar
Gel hadi gel, otur şöyle, önce karını arayalım
İş toplantını bildirelim. Aşk da bir iştir kimi zaman
Yalan ise söylemeyelim. Nasıl mı bakacaksın
yüzlerine sonra? İlahi, bir sen bileceksin, bir ben
bir de Tamara. Çok da iyiyimiş duymadın mı
arkadaşını. Durma haber ver, çok az zamanın
var. Trafik de açıktır, şanslısın, ordayız yarım
saate kadar. Şeytan döndü kendi etrafında iki tur
Koptu da adamın burnuna kaçtı tüylerinden iki tüy
Arabanı bir gören olursa mı? Hesap buna kaldıysa!
Kolay, bineriz bir taksiye. Hadisene, hadi, hadi, hadi!
Kendine ait bir anın olsun. Aile toplantılarında
anımsayıp gizlice gülümsersin. Erkekliğine mi
güvenemiyorsun yoksa, nedir derdin? Al telefonu!
Durağın numarasını çevir, aferin! Bir saraydır bu
bir otel, gençsin adını sen getir. Açıktır demedim mi
yol ben sana, işte geldik bile. Resepsiyon sol tarafta
Git sakince anahtarı iste. Kaçmış odanın numarası?
Altı yüz atmış altı. Ne güzel! Altıncı katta besbelli
Çabuk asansörü çağır. Bakıyorum da hafiften kızardın!
İlk seferde olur böyle. Zaman tanı kendine, gitgide alışırsın
Ne serin değil mi? Sessiz, dingin. Duvarlardaki tabloları
gördün mü? Bak bir kapı açılıyor, tek sen misin sanki?
Adam dostum da kadını pek çıkaramadım. Ne! Karın mı?
Durmasana öyle, hesap sormalısın. Silahın ofiste ama
sustalın var ya yanında. Ahhahhhahhhaaa! Gülerim tabii
Biraz eğlenmeye yok mu benim de hakkım? Bunca
işimin arasında. Sessizce ilerle, fark etmesinler seni
O dehşetli bakışları görecek kadar yaklaş ama ki tadı çıksın
Melek yüzlü kızların annesi bu mu, yazık! Çıkar bıçağını!
Daha ne bekliyorsun? Sapla, sapla, sapla, sapla, sapla…
Ah kan, ne muhteşem bir sıvı! Keşke bende de olsa
Kalmak isterdim inan dostum, fakat ne yazık ki
artık gitmeliyim. Dünya kadar yaşlı bir adamım ben
derdi başından aşkın. Döndü yine kendi etrafında şeytan
Sır oldu içinde karanlığın. Adam çöktü dizlerinin üstüne
koridorda boş, bomboş. İki geçmiş hayat, iki beden ile
yanıbaşında uzanmış. Hava ağır şimdi, kütleli, durgun
Kötülüğün küf kokulu, kıvamlı kırmızısına boyanmış.



Feryal Tilmaç

Suskunluğun Melodisi

Dün geceydi,
Herkes bir şeyler söylüyor,
Kimse gerçekten birbirini
Dinlemiyordu...
Anlayamıyordum onları.
Sustum.
Bu zamana kadar çok şey söylemiştim.
Bu zamana kadar çok şey dinlemiştim.
Sözcüklerle suskunluğumu nasıl anlatabilirdim.
Anlayamıyorlardı ki beni. Sustum.

Dün geceydi ve ben sustum.
Bilincimin altından geçenler de sustu.
Yağmurdan kaçanlar da.
Dışarıya açılan bütün pencereleri açtım
( içeriye yıldızlar dolsun diye.)
-İnancını yitirme geç kalmış olabilirsin, inancını yitirme çok yorulmuş olabilirsin,
İnancını yitirme çok suskun durabilirsin.
Nedendir bilmem ay da sustu.
Bir çok suskunluk sanki biribiriyle konuşuyordu da
Onları dinliyordum ben.

Dün geceydi susmuşlardı.
Olmayanlar için bir dakikalık saygı duruşuna geçildi.
Olanlar için görünmez ağlar çekildi .
Sürekli semah dönen "can"larda suskundu...
Siyah bir kapı açıldı çocukluğum içeri girdi
Bana bir şeyler söyleyecek sandım.
Ama o da sustu.
Soramadım ona, hiç birşey soramadım.
"Ne oldu sana"diyemeden zaman da geçti.... Gitti.

Dün geceydi herşey anlamını yitirmişçesine sustu.
Bir yerlerde, çok uzaklarda olabilirmiş,
Neden olmasınmış.
Seversem mümkünmüş.
Düşersem kalkarmışım,
Ölürsem de yeniden doğarmışım
Sözcüklerle oynayıp durmamalıymışım
Aldanırsam da, kimseyi aldatmamalıymışım.
Kusura bakmamalıymışım,
Dönüp de kaçmamalıymışım...
Bu kadarı yeterliydi. Sustum.

Dün geceydi hep beraber susuyorduk,
sokak araları ve apartman boşluklarıda bize katıldılar.
Yan yana yürüyerek uzun suskunluk tünellerinden geçtik.
göstermelik yalanlar söyledik içimize ve geçmişimize.
Sonra yaşanmalık anlar vaadettik geleceğimize,
Fakat gizemini anlayamayınca yazgılarımızın
Dayanamadı
Gece.
Ve sustu.
Sende sus,
Anlatma, sakın kimseye bir şey anlatma, diyecektim ki...
Aramıza bir uzun suskunluk girdi



Ziya Alpay

OLUMSUZLAMALAR

1-
bir anıdan diğerlerine
pay ayırmadan olmaz

kumkuması[1] kırık uzun tümceler dizmiyorum kışlaya
aradığın şeyi sürüye çekme çoban
elbet katılmışlık ederim
kurda bıraktığın vergiye isyan

kumkuması dağınık uzun tümceler dizmiyorum
bulduğum gücü doping savuruyorsun
ama istersen bir daha düşün
ilacı bana içirmeden

kumkuması dağınık uzun tümceler
contası çürümüş su kaçırmalar
ve daha neler neler

kumkuması dağınık uzun
hani ibriği kısa kesik
küçük testiler

kırık

kumkuması dağınık
kâh oraya kâh buraya
her yana saçılmış ibrik

-neden bu çaba
neden bu gezginlik

kumkuması
tuz buz her yer
kiremit kırmızı

-yağmuru sessizce içerek
dağılıyor “seksek ” alanı

-2-

balkonuna çıktığımız manzaralar mıydı yüksekliğimiz
saçlarımızı okşayan rüzgârlar mı
saçlarımızı ok sayan
üreme zincirlerinde miyiz

derece: tarih sürecinde seviyelere bölünmüş zaviye
artık yadsınamaz

sen

kamikaze köpeklerin bana saldırdığı
dağ yollarını seçerek
yabancılığımı yüreğimle yürüdüğümde
sürülerinin üzerine benimle ant iç
yabanıl bir cesaret yapalım hoşgörülere

bilindiği sanılan cüce geçitlere
o darlıklarda parçaladığın cesaret
kalıntılarını da “sen” içer yaban

-3-
biz
güzelliklerden söz edelim
türlü türlü güzelliklerden

önerme; siz sizsiniz bense ben
olmaz böyle
küçük bir değişiklikle yürüyelim sizliğe
ben ben olmayayım

bir dalgaya tutunun siz, ben batayım
bir hiç gibi kavrayın beni
ve sizi saran serin rüzgar esintileriyle
sarmış olsun benim hiçliğim de sizi
böyle bir varoluşma ile anlatalım birbirimize
ateşin dağlayan yanını
külün korlara çizdiği acısız
nakış güzelliğinde

umursamıyoruz hiçbir şeyi
sabaha karşıyız kimi zaman

kimi zaman doğruluyoruz
çiğ sargını yaprak yüzeylerde

aynı seslerin yankılarıyız
aynı güzlerin renkleri

karşılık aramayın
bir siz diyorum anlamını sezdiyseniz
biliniz karışıp gittiğimi
geldiğiniz her yerde “bir siz” var edeceğinize

anlıyorsunuz
bir siz
içimizde hınzır bir rapsodi
bir de...

-4-

o da ne
mermi namluya sürülünce patlama anidenliğini korudu
satır başı
kapılar çalınmadan açılmadı
kilit bunun garantisiydi
türlü çeşitleri var kilitlerin
öğretildim mıh gibi çarçur edilmiş olumsuzlaşmalara
kilidim yok kapanamam ki çalınmadan açılamam da
huyum bir mührü oyar kalbime

geç saatlerde ıssız bir sokakta bütün girişleri tutmuş insanlık
zaptiyelikte kol geziyor benliğim ama neden

belki:

ne bir kapı çaldım ne de çalındı kapım bu bağlamda
kalıntı mürekkebim
kullanılamam ki bir bildikleri var benim bilemediğim

havaya bir el ateş edildi kim bu sorumsuz

vuruldu nokta

-5-

öfkeyi ödünç alışım
içi boş değer yaratılarından allanmış pullanmış sözde
güzelliklerden rek lam laaar

gözüne gözüne yalanla
özüne özüne tersleştirilmiş kurgular
bir yağmuru içerce toprak bir ormanı kapsarca dağ
oysa yok bir ilgisi

bulanışım öfkemin tozuna
şartlı refleks bileğimdeki seğirme

coşkuyu ödünç alışım
bebeğin ilk çığlığı
frida’ nın fırçayı tutuşu
bir alışkanlığın us çemberinde tutuklanışı
bir daha tekrarlanmayışı

kozmetik yargıları talan edişim sineği avcuma kıstırıp
pencereden bırakışım aniden güvercine davranışı kanatların
itiraz edişim vızıldanışa güvercini coşkuya saklayışım
nesnel
gizlenişim
bir mutasyon
bir çoğalış
bir sinek

hüznü ödünç alışım
doğum-ölüm çemberinde yazıklanışım büyüyerek
yıl bu ay bu gün bu saat bu an bu
unutuşun hafızasına güvenmeyişim
anımsadıkça
ne gelir elden evrim yolumu keserse

öfke coşku hüzün

ben bu değirmenin çarkındaki üçlü burgaç
ben bu dönüşümdeki geçici yel
aldığım ödünçleri özenle biriktirip topluyorum özüme
dağılana dek sevgim aymaz ütopya

-6-

diyordum ki

geçenlerde bir gün neler oldu neler
iki gün müydü yoksa bilemiyorum
sayıları unuttuğum bir gündü
geçenlerde sayıları unuttuğum bir gündü

kalabalığa karıştım
kalabalık mı “ben”i karıştı bilmiyorum
benzemeye giriştim hemen
bir ön yargıdan ibarettim

biri aşk acısı çekse benim başıma ağrı düşüyor
biri bir suç işlese ben firar ediyordum
giyindim
giyindim... bedenimi devekuşu mantığıyla

defteri- i kebir’ de tüm yargılar sonuçtan ibaretti
sonuçlar yetmedi başından başladım her şeyin
değerler okyanusuna aldım başımı açıldım
dönülmeze gittim bazı geceler en parlak yıldızlara
bakıp sordum harita adresimi

yıldızlar ama anlaşılır gibi değillerdi
gözlerime varmışlardı oysa
binlerce ışık yılını katetmişlerdi ya
eskiydi dilleri nasıl anlayabilirdim ki

Derken, henüz istila edilmemiş bir kıyıya vardım. Bilezik koyları, hareli suları, gizemli girdapları, turkuvaz mercanları vardı. Henüz “istila edilmemiş” olduğuna karar verdim. Bilmem neden... belki de bir ön yargıydı bu da. Bütün ön yargılar gibi bencil ve kendi alt seviyesinde. Evet, çıt yoktu tropik rüzgârdan başka, sahilin küçük dalgacıkları, öpüş sesleri şıkır şıkırdı bir de. O an bütün uzak yollara estim, bütün yolcuları kavradı keşfim ve onları hasretle öptüm. Sonra olanlar oldu.

bir kıvamda bozulduk
bir makamda çatladı çoğulcu demokrat eylemimiz
gemi azıya aldı şahlanıp savuran at iki parça bizleri
yere vuruldukça biz kuzu kurt boğdu
aslına sadık kalmayan öyküler gibiydik
yargılar karaya vururken bir gittik bir geldik
görünüşe göre artık hayattaydık
istila gerdeğinde kalmış
artık bir hayattaydık

ben birini seçtim biri de seni
şimdi hangi kuşu görsem o uçar
şimdi hangi denizden geçsem o mavi
hiç değişmeyecek bu ben
gitsem de
o kalacak çünkü kural bu, “bir” den başlanacak hep

geçenlerde bir gündü
gün gibi geçti her şey
saymayı anımsadım bu bir
abaküs tuttum çocukça ellerinde bu iki
o kaldı bu üç

-7-

artık

geç... ağustos böcekleri zamanındayız
iki anlamın tam ortası
bu yazın son kuşağı onlar... geç
birkaç nesil geride bırakmışlar
yazı bitik bir neslin şarkılarını

erken sonbahar zamanındayız
bir yandan geçip gitmiş yaz
hafif ayaz var arada
kalan bir an’ ın şölenindeyiz
kutsamaktayız tüm rüzgârları

“ol” esintiler bize doğru yavaş yavaş salınıyor
yaklaştıklarında gözlerini görüyoruz
menekşe

ezgilerinden seyrek notalar toplamaktayız mevsimin
gelmiş ve geçmişi kapsayan dehlizler içinde
doğrulmaktayız güze

merhaba dirimin uykuya düştüğü zaman
merhaba beyaz mevsiminin öncüsü
ne kadar da benzedik birbirimize


Yazarı :Ömer Serdar