Sen, ey okur, bu yapıtın başında kine başvurmamı istersin belki de! Güzel ve kara bir havada,
tıpkı köpekbalığı gibi engin bir kösnüye gömülmüş durumda sırt üstü devrilip, gururlu, geniş ve
ince burun deliklerinle istediğin kadar kini içine çekemeyeceğini kim söyledi sana,
eğer bu
eylemin önemi kadar senin o kızıl kokulara olan haklı iştahının önemini de ağır ağır ve görkemle
anlıyorsa? Daha önce eğer Tanrı'nın lânetli vicdanını arka arkaya üç bin kez içine çekmeye
kendini kaptırmazsan, inan bana ey canavar, çirkin suratının o iki biçimsiz deliğini eğlendirecektir
o kokular. O sözle anlatılmaz hazlardan alabildiğine hoşnut kalacak olan burun deliklerin, güzel
kokulardan, buhur kokularından başkasını duymak istemeyecekler bir daha; çünkü, o cânım
göklerin görkeminde ve dinginliğinde yaşayan melekler gibi eksiksiz mutlulukla tıkabasa doymuş
olacaklar.
* * *
Maldoror'un mutlu yaşadığı o ilk yıllarda nasıl iyi yürekli biri olduğunu anlatacağım birkaç satırda.
Daha sonra, kötü ruhlu doğmuş olduğunu fark etti: Ne garip yazgı! Kişiliğini elinden geldiğince
gizledi uzun yıllar, ama sonunda, şu alışık olmadığı gerilim yüzünden, her gün kan beynine çıkmaya
başladı; böylesine bir yaşama artık katlanamadığı için de, sonunda, kararlı bir biçimde kötülük
mesleğine adandı… bu tatlı dünyaya! Pembe yanaklı küçük bir çocuğu sevip dururken yanaklarını
usturayla kesip koparmak isteyeceği kimin aklına gelir, ve eğer Adalet'in türlü türlü cezaları gözünün
önüne gelmemiş olsaydı kim bilir kaç kez yapardı bu işi.Yalancı biri değildi, gerçeği kabul ediyor ve
kendisinin bir kan dökücü olduğunu söylüyordu. İnsanlar, duydunuz mu? Bu titreyen kuş teleği
kalemle de aynı şeyi tekrarlamaktan utanmıyor. Sanki istençten de güçlü yetke… Bir lânet! Yerçekimi
yasalarına karşı koyabilir mi taş? Olanaksız. Kötülük, iyilikle bağlaşma yapmak isterse, olanaksızdır.
Yukarıda söylediğim de buydu benim zaten.
* * *
İmgelemin yarattığı ya da sahip oldukları, soylu duygular sayesinde insanların övgülerini kazanmak
için yazar kimileri. Ben, kan dökücülüğün tadını betimlemek için kullanıyorum dehâmı! Gelip geçici,
yapay zevkler için değil; ama insanla başlamış, insanla sona erecek olanlar için. Tanrı'nın gizli
kararlarına uygun olarak kan dökücülükle bağlaşma yapamaz mı dehâ? Ya da, kan dökücü biri
dehâ sahibi olamaz mı? Bunun kanıtını benim sözlerimde bulacaksınız; isterseniz, beni dinleyip
dinlememek sizin elinizde. Bağışlayın, bana öyle geliyor ki saçlarım diken diken oldu; ama, önemli
değil, çünkü, elimle, kolayla eski durumlarına getirebilirim onları. Bu, şarkı söyleyen kişi, tek sesli
parçalarının bilinmedik şeyler olduğunu ileri sürmüyor; aksine, kahramanının kibirli ve kötücül
düşüncelerinin bütün insanlarda bulunmasına alabildiğine seviniyor.
* * *
Yaşamım boyunca, istisnasız hepsi de budalaca işler yapan dar omuzlu insanlar gördüm ve çoğu
türdeşlerini şaşkına çevirip ruhları türlü şekilde baştan çıkarırlardı. Eylemlerine gerekçe olarak "ün"ü
gösterirler. Onları görünce herkes gibi gülmek istedim ben de; ama böylesine tuhaf bir öykünme
olanaksızdı benim için. Keskin ağızlı bir bıçak aldım, dudaklarımın birleştiği yerlerde etimde yaralar
açtım. Amacıma ulaştığımı sandım bir an. Kendi elimle yara açtığım bu ağıza baktım aynada! Bir
yanılgıydı! İki yaradan akan kan, gerçekten başkalarının gülüşü olup olmadığını anlamama engel
oluyordu aslında. Ama, bir süre karşılaştırma yaptıktan sonra, gülüşümün insanların gülüşüne
benzemediğini gördüm, yani gülmüyordum ben, gülüşüm yoktu benim. Çirkin suratlı, gözleri karanlık
gözevlerine gömülmüş insanlar gördüm; kayanın sertliğini, dökme çeliğin katılığını, köpekbalığının
kan dökücülüğünü, gençliğin küstahlığını, canilerin mantıksız öfkesini, iki yüzlülerin ihanetlerini, en
olağanüstü oyuncuları, rahiplerin kişilik gücünü ve dışardan bakınca en içe kapalı, dünyaların ve
göklerin en soğuk yaratıklarını aşıp geride bırakmışlardı; ahlâkçılar bitkin düşmüştü, yüreklerindekini
görmeye, Tanrı'nın amansız öfkesini başlarına yağdırmaya çalışırken. Hepsini bir arada gördüm; kimi
zaman, belki de bir cehennem cini tarafından kışkırtılmış, dondurucu bir sessizlikte gözlerine hem
yakıcı hem kinli bir pişmanlık acısı sıvanmış durumda, annesine daha şimdiden başkaldıran bir çocuk
benzeri en sıkı yumruklarını havaya kaldırdıklarını, bağırlarının gizlediği o alabildiğine adaletsiz ve
dehşet yüklü, tutkulu ve düşman düşüncelerini ortaya çıkarma yürekliliğini gösteremediklerini ve
bağışlayıcı Tanrı'yı merhametten kederlendirdiklerini gördüm; kimi zaman, günün her anında, yediden
yetmişe insanlara, soluk alan her şeye, kendilerine ve Tanrı'ya karşı mantıksız ve akıl almaz lânetler
yağdırırlarken, kadınları ve çocukları kötü yola düşürürlerken, vücudun edep yerlerini kirletirlerken
gördüm onları. O zaman, sularını yükseltir deniz, tekneleri dipsiz derinliklerinde yutar; kasırgalar ve
depremler yerle bir ederdi evleri; veba, türlü türlü hastalıklar kırıp geçirirdi yakaran ailelerini. Ama
insanlar anlamaz bunları. Yeryüzündeki davranışları yüzünden utançtan kızarırken, sararırken de
gördüm onları; ama pek ender. Kasırgaların kız kardeşi fırtınalar; güzelliğini kabul etmediğim mavi
gökkubbe; yüreğimin imgesi iki yüzlü deniz; bağrı gizemli dünya; öteki gezegenlerin halkları; bütün
evren; onu cömertçe yaratan Tanrı, sana yakarıyorum: İyi bir insan göster bana!.. Lûtfun on katına
çıkarsın doğal güçlerimi; çünkü, bu canavarı görünce şaşkınlıktan ölebilirim:
Daha azı için bile ölünebilir.
Comte de Lautréamont
Çeviri: Özdemir İnce
4 Ocak 2010 Pazartesi
Maldoror'un Şarkıları
Yalnızlığı Kendinden Uzun Adam: Cahit Zarifoğlu
I.
Yalnızlığı kendinden uzun adam. Sevgiliye söylerken türkü ettik sözlerini, düşmana ( döndük yüzümüzü) haykırdık “marş” diye. Anne dediler şefkat dedik. Baba diye sordular güven dedik. Şair dediler seni söyledik.
Bu kanımızı her gün devran ettirdik. Pekiştirdik kanı ( alışkanlık mı? Hayır, ihtiyaç) Yurt odalarında birinci gündem maddemizdi seni İRİ analmak, parantez aç (ödevimiz de diyebiliriz.parantez kapa). Zaten başka gündem bilmedik (başka gündem yok muydu? Vardı elbet ama hepsi uzakara arkada kaldı). Çıplak dağımızın yalnız ardıçı’ydın. Soluğundaki şehirde iki yıl devirdik ( çendan iki sene hüzün devretti geleceğe o ayrı mesele. Frekansları karıştırmayalım azizim!).
/ çıplak dağda yalnızardıç vardır.
Yalnızardıç’ın yalnız kuşları bir de.
Her seher konup meçlerine gölgende seni söyleştiler.
(içimizin dehlizlerine akıttık seni kan diye. Alınca soluğunu içimize kan şaştı. Alyuvarlar-akyuvarlar hayret kaldı.)
Söylenti (belki de gerçek):
Yalnızardıç’ı bir ara ( hangi ara?)
Sevgilisine koşarken görmüşler
Hatta uçar gibi olmuş gidişi
“we are a nation of artists
Death comes suddenly to all of us”
Öyle ki kuşlar hala hayretteymiş o çıplak dağda
Efsane olmuş dilden dile.
Yalnızardıç’ı uçar gibi koşarken görmüşler
Sevgiliye erken varmanın sevinciymiş meğer
Uçar gibi koşuşu.
Yalnızlığı kendinden uzun adam. Adın var bende. Bunu düşündükçe bile içimdeki kan akışı hızlanıyor. Hücrelerim şaşırıyor kendini. Nasıl taşınır bu emanet? Düşürmeden. Kırmadan. İncitmeden. Hakkını nasıl verebilelim diye çalkalanıyor içim. Senin adın bendeki yüzün. Yüzüne bakabileceğim, nurunu izleyebileceğim en emniyetli ve sağlam bir zaviye adın. Afganlara eş adın ( en merhametli yanın Afganlara ayrılmış keza).
“know your heart unto the heights”
Hikayesi duruşundan bereketli adam. Kavuşamadık çağına. (ukde bu belki). Kaderin ördüğü ağlardan hangisidir aramızdaki bağ?
-kader ağ’lar ve biter yazı.
-hayır! Üç nokta koy bitmesin yazı…
II.
“ kim ölüyor hayvanların kızışarak
Daraladığı zamanda “
Seksenyedide yüksek sulara tutunamayıp kayınca bir yıldız
Şimdi bu dehrde düşündüm de kaç bahar yürüyebildin bu arzda?
Kaçı katıksız bahardı adımlarının ? kaç kelebek dokunup kalktı
Tomurcuk dolgunluğuna ve kaç
Çiçek geçti sürtünerek toprağın tenine? Hesaplamak
Gelmedi içimden.
Bereketli ve coşkun bir ırmakla sürülmüş bir ziyafet tarlasındayız. Görülmedik bir dağı anlatır gibiyiz ki biliriz o dağ ordadır
Şeksiz hala ve hep.
EL YORDAMIYLA BULDUM SESİNİZİ NASIL
Telaşına geldik ve dayandık ömrün bu biçimsiz ama türkülü ağzımızla. Ben daha beşinci basamağını çıkmışken ömrümün varlığından bihaber olduğum ketum bir manzara göçmüş buralardan.
Geç kalmışım gibiyim erken bir gidişe ama her şey tam vaktinde özünde.
/ prensimin tebessüm depolanmış yüzüne denke gelsem
Ah gül civarı bir düzlemde
Yaldızlanır mıydı ellerim bu yıldızımsı saatte
Telaşlanır mıydı gözlerim yuvasından
Buyur prensim
Odalarıma aksın sesin.
“ne çok acı var”
Yüzüne uzun oluktan bir kare
Boğazkesenden bir kuple
Bir tutam Maraş kalesi
Hüzün artığı bir cadde
Yarım kalmış aşkların kekre nakaratı gibi
Tekmili soluğunda istiflenmiş bir efsane tutunmuş
Bahçelievlerde çay içmişliğimiz gibi.
VE ELBET HAKKINI VERİYORUZ ÇAY İÇMELERİMİZİN!
Miladi tut ya da hicri söyle nasıl yazarsan yaz değişmez bir yaz telaşı
Gerçeği bu kanatları ibrişimli bir kuş gidişidir. Bu çılgın çağda.
Fikrettiğimiz yedi haziranda yedi tane beyaz var mıydı sakal uçlarında?
Kaç teline kar sinmişti saçlarının? Nur dolgun yüzüne kaç çizgi iltica istedi senin?
Hesaplamak doğmadı içime zira.
HERŞEY TAM VAKTİNDE!
/ kuru söz yoz övgüden uzak
Ellerimizde mihengi güneşin
Fazla ışıkları söndürdük ve sade
Yineleyelim ki
Katıksız bir şairsin İslam haritasında!
“sizi görmeliydim”
Sokaklar banka dükkanlarıyla dolmadan halk aşksız
Kalmadan.
“şunu da yaz bedeli olsun
Sabırla titreyerek öyle yalın
Ve kimsemiz olmadan oturacağız
Kıyısında ayrılığın” /
Zarif prensim
Hele bir sen gel
Hele sen beri gel
Hele bir başkasın sen
-kader ağ’lar ve biter yazı.
-hayır! Üç nokta koy bitmesin yazı…
C. Efgan Akgül
Açık Açık Çağırır Aşkını
I
Çabuk akan tez giden
ilk geyik avında ölenler
çarpıntı başlarıdır insanlığın
Uzakta, ta burada
Ünlü bir can sıkıntısını
Ufalar bir zümrüt sakal
Yeldeğirmeni
ve uçuşan leylekler
beyaz saçlı atın
kar yıllığını rüzgar hallerini
kahraman atın
madalya anına bitişik
dört nala koşan sesi
oradan uzaktan ta buradan
siyah
çatık kaşlı gelincik tohumlarına
benzer sezişleriyle
gelişir yapılı kaygılar
II
bir ayıp giyotin
çün ağaç sağa dönmez
soldan kuşatılır
çün ağaç şaşırır
ağaç ölür
Ama sapına kadar
Bilhassa büyük
Erkek
Tam erkek bir el
Yani kolun ucuna kadar gelmiş de
Yumruk bile olmuş
ve bilhassa bu büyük bir el
beynelmilel büküp yapma çelikleri
gündelik insanı kaldırıp
bir de tanrıya şarkısını söylerse
Belirli bir yapısı
belli bir geçmişi olan
nereye değdiğini bilen
düğün yapısı fırçasıyla
toprak ve topraktan sonrasını
aynı çığlığı atan
ve karalar içinde
III
haydi
şu kaçar su durur mu
gök içimizden bir zenci çağırır
zenci zenci
bir büyük geniş başlı
şikayet mi ne olur
açık açık çağırır aşkını
burda mı daha mı uzakta
bütün bir geceye
dayar alnını
öyle ki alın
mübarek bir şeydir
Cahit Zarifoğlu
Savaştığımız Günler Kendimizle
Başın çok yükseklerde eğil selvi boylu
Eğil bir kez nasıl bir şeysin göreyim
Nasıl liman çocukları zalim
Nağra atarlar gecenin koynuna
Daha başkaları da var
Tabiatlarını mayalarını açıklayan
Ya sen selvi boylu nesisin
Ya ben neyiyim körlüğün
Eğil hakkımızla
Birlikte bağıralım içine esirliğin
Ben hırsız olayım kendi malıma ha!
Ben yakalanayım eşkiyama
Gardiyanların değişti de n'ooldu
Haydi soyun bir kez daha kırbaçlan kendi dallarına
Dağ özlemin sarı bir kanarya oldu
Ötüşsüz uçtu uçamadı kondu konamadı
Akıl ve hikmet emzirirdi mağara
Yarasa doldu.Yüz çarpılır göz kayar
Güneşin tozu yağmuru ateşleri taşları
Gelse gelse elimin vuruşma özlemini alsa
Selvi boylu eğil ikiye katlan
Bak şairin yarım şiirin köle kaldı.
Cahit Zarifoğlu
İdiller Gazeli
gözlerin yağmurdan yeni ayrılmış
gibi çocuk, gibi büyük, gibi sımsıcak
sen bir şehir olmalısın ya da nar
belki granada, belki eylül, belki kırmızı
gövden ruhunun yaz gecesi mi ne
çok idil, çok deniz, çok rüzigar
çocukluğun tutmuş ta yine aşık olmuşsun
sanki bana, sanki ah, sanki olur a
aşk bile dolduramaz bazı aşıkların yerini
diye övgü, diye sana, diye haziran
heves uykudaysa ruh çıplak gezer
gazel bundan, keder bundan, sır bundan
gözlerin şehirden yeni ayrılmış
gibi dolu, gibi ürkek, gibi, konuşkan
hadi git yeni şehirler yık kalbimize bu aşktan
Haydar Ergülen
Yangın Yer Yer Devam Ediyordu
bırak sevgilim yol senden geçsin
önce davranan, sevgilim, bu kez bağışla
kalanları, biz gidenleri kutlamak için
alkış arıyoruz kimin elinde kaldıysa
bırak sevgilim bu yangını sen bağışlama
bunca iz, işaret bağışladın dünyaya
Dikkat Çocuklar! bıraktın, biz geçtik
biz geçip gitmek için bırakılanlar
kimsem çok, gidenim yok! demek içindik
sevinmek içindik; göç gidiyordu işte,
sır kalıyordu, kurtulan kurtulana gibiydik
birbirimize katılıyorduk ama: -yangın bizden
kurtuldu! diyenimiz de yoktu, ateşin tersine
dönmesinden korkan en duyarlımız bile:
-yangından ben kurtuldum, ruhum kül oldu!
çaprazında tutuşmuştu: -hangi yangını seçsem
iki ateşin arasındayım, ruh ve ten!
yangın yer yer devam ediyordu...
bırak sevgilim şimdi yangın şehirdir
sana bıraktığım sessizlikten birkaç kelime
kalmıştır hâlâ yangından konuşmak için,
şimdi erdem herkesle sır olmakta değil,
hangi kışa rastlasan konuk olmakta!
kuşlar gördüm ne kuşu ne kış konuğu
kuşlar gördüm bir dalı bir dal için kırıyorlardı
öyle üşüdüm ki kafesimde onlardan çok...
şimdi kuş ateşe düşmemiş olmaz
ateş beslemeli ağzında, kanat düşürmeli
yangına, altın tüy dökülmeli, kuş oluşmalı,
bu kuş olabilir misin, sır böyle taşınır
sevgilim, sır arayan sende ateşiyle tanışır!
bırak sevgilim yol senden geçsin
kayıkta göl var, kuşta gökyüzü
ama kimse beklemiyor kimseyi
hem gidince ne olacak bir şeyi
vardın, oldun, kayboldun
şimdi ortasındasın
ne kayık göle dahildir artık
ne kuş gökyüzünde seferi
yangının içi şehir
yol senin içindedir
ya yol senden geçmeli, ya yol senden geçmeli!
sen dönmelisin geri, sen dönmelisin geri!
Haydar Ergülen
MİM/FEZA
Açıl! kayıp atlasın çiziği
Gözet fenerleri
Düş ördüm sana
Düşerken gölgen beynime
Karanlık getirdim kucağına
Sana sanki,
gölgesiz, kışsız, mevsimler ki
Ah!
…
Açılsan hapseteceğim üstelik
Kuş hüzünlerini sarkıttığım
İpliksik dalışlarıma
Mim/feza yani giryân
Sana hapisler çizdim
Gözbebeklerini yontarken
Ellerimi kanatan şiirin
Sen cümlesinde
Denizlerini ezberledim.
En kutsalından açtır düşlerini
Hani melek kanadında bir busenin
Ayrılığını çizerken gözlerinde
Yol aldığı akşam kadar sakin
Yani yoğrulan kederin saati gibi
Tiktaklara boğulmadan
Dök! Sıkılganlığım aynası
Çizdiğim keder kadar
Serindir.
Mim/feza
Sakinliğimin çılgın derinliği
Hapsedip ardımdan ağlayanım
Sana terki diyar yok!
Yok sana sürgün yazmak
İçimin sevincinde ıslaklığım
Yani gözümdeki arpacığın
Çizdiği bir albeni
Mim kadar derin
Feza kadar uzak.
Akşama çizsem seni alıp göçmen kuşlar
Götürecek esrarengiz limanlara
Sabaha çizsem seni yuvasına sığmayan kalbin
ayıp şarkılarla boyayacak matemi.
Mim/feza
Kahrımın odağında gezerken gece
Karanlık yazmanı atma gözlerime
Yorma! Kalktığım gün gibi yorgunum
Çürüyen dalların merhametine
Ne zaman baharı çizeksin
Umarsız cümlelerime.
Mim/feza
İlhama gerek yok
İçimde taşıyorum aşkını
Aşkın ki mabedimin ezcümlesi
Yüreğimi sarsan deprimin intizarı
Sabahsız uyanışlarımda akrep…
Yelkovansız sayıklarım da matem…
Sanki her yerinden vurulmuş
Çığlıklarım kesik kesik,
Sanırsın ki yol dürülmüş
Kıvrımda uzaklığına
Sen düşmüşsün.
Mim/feza
Alıp başını gitmek mi ister
Yoksa aşkın ipini
Salmadan rüzgara
Beklemek mi istersin.
Mim
Gülüşüne konsun ebabiller
Feza
Boşluğunda savrulsun kederler.
Bilal Can
