BLOGGER TEMPLATES AND TWITTER BACKGROUNDS »

27 Haziran 2009 Cumartesi

Sokakta

Buradayım:
Yüzyıl oldu.

Önümden geçen yol
tıkandı
çevremdeki bahçeler
daraldı
içimde yaşan insanlarazaldı:
Yalnızlaştım.

Buradayım:
Yüzyıl önce başladım
beklemeye.

Yavaş geçip gitme zamanı:
Dumanlar
isler, puslar
yağmurlar
sıcaklar, soğuklar
rüzgarlar
kemirdi her yanımı.

Tahtalarım birer birer çürüdü
boyalarım
parça parça döküldü
payandalarım
teker teker çöktü:
Yüzyıl oldu.

Yüzyıl önce:
Pırıl pırıl, yemyeşil
bahçem
bembeyaz, tertemiz
duvarlarım
cıvıl cıvıl, şen
odalarım
buradaydım.

Yaşıyordum -
yaşıyordu insanlarım.

Yüzyıl oldu:
Karanlık küf rengi
çevrem
kararmış, yıkık dökük
duvarlarım
kasvetli, kir-pas içinde
odalarım
buradayım.

Yaşamıyorum -
yaşamıyor insanlarım.

Buradayım.
Yüzyıl oldu.
Bekliyorum.

Yalnızım
burada.

Bekliyorum -
ilk çocuğun attığı
ilk taştan beri
bekliyorum.

Ne zaman gelecekler -
baltalarla, balyozlarla, keserlerle -

Yalnızım
burada
bekliyorum.

Ne zaman
gelecekler?

ORUÇ ARUOBA

Gündüz Yarasalarıyız Biz

neyiz ki biz?
ilk ışınları görününce güneşin,
kaparız tepenin gözkapaklarını
çam değiliz ki, kollarımız açık
ürpererek karşılayalım donuk ışığı.
gölgeler kısalınca çıkarız ortaya,
açıklıktır, aydınlıktır aradığımız,
parlaklıkta bulur gücünü görüşümüz.
tanımayız alacakaranlığı delen,
tepelerin arasından seçen bakışı.
kör olmuş ışıktan gözlerimiz.
gündüz yarasalarıyız biz.

geceyi düşleriz gündüzken,
geceyken de gündüzü,
yitirebileceklerimiz yitiktir
onlardan uzaktayken ama
özleriz, döneriz yeniden
yitirmeden
yitirebileceklerimizi
yitiremediklerimize.
yitirebilirdik, deriz;
ama yalnızca bir fiil çekimi bu
tutsaklıklara bağlamışız özgürlüğümüzü.
gündüz yarasalarıyız biz.

sağlamdır düşünce temellerimiz,
ama altlarında kist vardır, sonra kum
dururuz gerçi, sapasağlam, kalın
taştan duvarlarımızla, dimdik
ayakta; ama biraz su, bir sızıntı
kaydırır temellerimizi hemen.
duyarız yerçekimini hemen,titreriz.
sımsıkı, gerginbağlar vardır
düşüncelerimizi ayakta tutan, ama,
ya temelsizse temeli
bütün bu bağları
bağlayan
bağın?
bağlantısızca bağlarız bağlarımızı.
gündüz yarasalarıyız biz.

yapacaklarımız vardır kocaman,
kocaman başarılar, yüce çağrılar; ama,
tutmadığımız bir eldedir aklımız,
bir son selamda, biz aceledeyken gönderilen--
nedir ki acelemiz, niyedir ki?
camın boşluğunu arayan kocaman
pervaneler gibi, kanat çırpan
ışığa ulaşmak için
çırpınan, camı kıracakmış gibi--
düşmanımızdır oysa ışık bizim,
kanatlarımızı yakan, kavuran--
aradığımız --ışıkta-- nedir ki?
ışıktan gelir ölümümüz.
gündüz yarasalarıyız biz.

hep bir dimdik, dümdüz dürüstlüktür duyduğumuz,
ama bir kuşku kurdu kıvır kıvır kemirir köklerimizi--
nasıl da kolaydır yalanlarımız, uydurmalarımız,
nasıl da rahat. iç sızlaması nedir bilmeyiz;
başedilemez gerçeklerimiz hazırdır çünkü hep--
kozasında mışıl mışıl kanat takınır tırtılımız,
sindire sindire yapraklarımızda açtığı delikleri.
övünürüz delik deşik, bölük pörçükyeşilliğimizle --
yenmiş bitmiştir oysa
büyüme noktalarımız,
su çekmez artık
kök uçlarımız, dökülüp gitmiştir
taç yapraklarımız artık.
nasıl da yabancı topraktan baş uzatmış taze fide bize.
gündüz yarasalarıyız biz.

bir görsek andığımız yüzü,tanır mıyız? --
tanır mıyızsevdiğimizi, bilir miyiz neydi--
sevdik mi, seviyor muyuz?
yürüyüşü, saçının dökülüşü--
anımsar mıyız, anımsıyor muyuz?
bir anıdan başka nedir ki sevgimiz?
gündüz yarasalarıyız biz.

koy başını omuzuma yine.
aldırma, söylenmeden kalsın
düşünülmedikler, bilinmedikler --
bırakunutulsun geridekiler,
özlensin ileridekiler --
bırak
yansısın camda donuk ışık,
usulca ışıldarken
sabah, aydınlanırken uçup geçen yeşillik.
gel -- uyuyalım güneş görününce,
aşınca tepeyi göz kamaştırıcı ışık.
uyanacağız nasılsa, dikelmeden ışınlar,
dümdüz, aklaştırıcı olacak yeniden bakışımız.
ama şimdi --
sanki sevdalı gibiyiz şimdi,
sanki karanlıkta sezinledik aydınlığın başladığı yeri--
şimdi kurduk sanki geceyi gündüzle,
şimdi kuruttuk sanki gündüzü geceyle--
aydınlığın karanlığında görür gözlerimiz.
gündüz yarasalarıyız biz.

ORUÇ ARUOBA

26 Haziran 2009 Cuma

Bana Bir Cevap Ver

Bana kalbini ver.
Avuçlarımda tutacağım mayınların yerine.
Acele giden gece zamanlarında çarpacağım bir duvar emniyetinde gülüşünü ver bana.
Düşerken dibe, soluklanacağım ama asla tutmayacağım ellerini ver bana.
Tercüme edilmemiş öfkeler seyrelsin ömründe.
Yüksek sesler alçakça dinlenir.
Bana usul sessizliğini ver.

Lütuflar karşılık ve karışıklık için sunuluyor hayatın asil isimlerince.
Adının anlamını ver bana.
Telaffuzunda özlemlerin dindiği adını ver bana.

Başkaları, bu aşkı oyalamak için var olur.
Ne kadar durdururlarsa nefesini, o kadar hızlanırlar.
Bana kendini ver.
Her şeyden ayıkladığın kendini…
En iyi ölüm berbat bir yaşamın kıyısında bekler.
Seninle gerçeklerin intizamlı duruşunda yalanlar yumağını çözmek için varım.
Bana gücünü ver.
Yaralar değil canı yakan.
İzin tendeki çirkinliği ve merhemin kabadayı yardımseverliği…
Yaralarını göster ve bana izlerini ver.

Günün bütün aynaları beni gösterdi aksinde.
Baktıkça seni gördüm.
Bana var oluşunun sırrını ver.
Günbatımlarında gözümün değdiği yerlere kurul.
Senden olma güneşlere kamaşsın bakışım.
Bana zamanını ver.

Atlardan daha hızlı koş oraya.
Soluk soluğa kaldıkça koş…
Yarını ertelediğim geçmişin geçmezliğine inat, vaktinde yetişmek için bana, bir kez olsun yok et geç kalışını ve durmadan koş oraya.
Bana verdiklerinle bekliyorum seni.
Düşsüz ve sonuna kadar gerçekli bir aşkın içinde…
Kuşlara takılmasın ayakların.
Takatini zorla ve koş…
Oraya… Kent soysuzlarının, aşk eşkıyalarının, gurur kırmak için hendek kazanların, dokunuşun esrarından acizlerin, kontrol edilmeyen sevilerin, intiharla harlanmayan yaşamların olmadığı oraya… Koş…

Ben bütün gemileri uğurladım. Gitmeyeceğim.
İçilmiş yeminleri kustum şehrin meydanına.
Yıldız sağanağına bağır açmış bir yeryüzündeyim.
Yazılmış sözleri susuyorum.
Konuşarak, yazılmamışları siliyorum.
Bana hecelerini ver.
Yarım kalan öykülerimin noktası olmaktan vazgeç.
Bana başlangıçlara yeter hevesini ver.

’Susacak var’ edilen bir yemin, sözle tutulamayan.
Bana yüzünden çizgiler ver, gülüşünle belirginleşen ve hiçbir gamzeye yer açmayan.

Suya yazılmaktan kurudu kelimeler…
Bana bir cevap ver!

KAHRAMAN TAZEOĞLU

24 Haziran 2009 Çarşamba

Bir Garip Sevda Dilekçesi

Şerhi konmuş ayrılık nüshasının altında
Mühür gibi dururdu tenimi öpen kırmızı rujlu dudakların
Üstün başın siyah...

Bedenini koydum başucuma ve soydum
Düşerin çırılçıplak
Duma duran bir aşk

Gözlerinin sevda makamına yazılmış dilekçesinin
Ekinde saklı duruyor dizeler

Yedi karakter boş bırak ve büyük harflerle bak bana

Bir çocuğun yanaklarının rafındaki makasla
Kesiyorum şiir kumaşını
Ve elbiseler biçiyorum sana
Dize yamıyorum teninin restore edilmiş surlarına
Ama hala neden çıplak göğüslerinin uç boyları
Dişlerimin akıncılarında

Beni arşivle ve kapat dosyamın kapağını
Gözlerine çektiğin sürme kalemiyle
Bir şeyler karala
Name: aşk
First name: özlem
Koy yüreğinin düşlerde ilk kurtarılacak dolabına

Fihristimdeki rakamların saçlarını tara
Dökülen beyaz telleri çevir
Santral beni bir yerlere bağla
Bir yüreğe mesela

Dipnot üstü bir paragraf girintisinde buluşalım mı
Önsöz mahallesinin
İthaf apartmanında
Sevgilerimle numarasında

Şerhi konuşmuş şehirlerden
Reddiye türkülerini cımbızla ayıklarken
Sun saçlarını avuçlarıma
Çünkü saçların reddiyesidir sahte başların birazda

Başlık ne kadar uyumsuz kalacak
Parmak uçlarının divitliğinde
Hadi bir başlık düşün
Tenimdeki satır aralarına

Belki çok anlamsız ama
Toplamak için artık tenimdeki çocukluğumu
Beni omuzlarımdan tutup ırgala


Sevgilerimle arz ederim....

Fatih Akça

Ben Susarım Lola Dillenir

I.

Bu sayfanın kuru kalemlerle çizilmiş kenar süsüsün Lola..

Kedi merdivende
Mutfakta ay ışığının bilediği bir bıçak
Keskin sirke ve sirke tarafından çürütülen küp
Karesi alınmış rutin ev hali
Pijama terlik ve uzaktan kumanda
Unuttun yine perdeleri yıkamayı

Lola Böyle bir akşamdı belki ilk gördüğümde seni

II.

Ben kendime kaçıyordum
Lola Bozdurup bozdurup harcıyordum düşlerimi
Ve düşüyordum surların önünde
Sırtımda ucu sivriltilmiş ayrılık cümlesi başlı oklar
Ve şahlanmış Azrail atının toynağı yüzümü işgal ederken
Kan kaybederek ölüyordu içimdeki son lejyoner

III.

Saatteki guguk kuşuyla konuştun mu hiç Lola
Her merhabasında bir saat daha eskiyorduk
İkimizde Lola ikimizde

Ben düşlerimde sen kendinde es işaretiydin
Çok melodili dram senfonilerimizde
Alkışlarıyla öldük sahte kompozisyon insanlarının

Oysa Lola
Ben bir serenat olmak isterdim
Dizlerime dişiliğinden oyulmuş gitar gibi yatırıp seni
Saçının tellerinde şarkılarımı söylemek isterdim

IV .

Lola bir su ol şimdi
Lola bir kanat ol
Lola bir kitabın meşin kapağı ol
Yaldızlı harflerle anlat kendini
Önsözünün koridorlarında gezinen bir şairsem şimdi
Bir paragrafta kıstır beni

V.

Lola...
Gözlerinden akan bir damla yaş bile
Düşüyor okyanustan daha ağır bir hacimle
Kurak iç toprağıma

Ve çelmelenmişim dizlerim kanıyor
Ben durmadan doğruluyorum her şiirimde
Çünkü hala avucumda kuşların sesi duruyor
Lola Sana getiriyorum ürkek dallarına bırakmak için

VI.
Lola...
Seni düşlüyorum tırnak uçlarım kayıkları yalıyor
Diz boyu yağıyor kan ve kanıyor bulutlar
Taşı sıksam şimdi suyu sen akar Lola

Ve ben saatleri sana ayarlıyorum
Senin gelme saatinle uğurluyorum trenlerimi

Geldin mi Lola yanlızlığımın müzik kutusunu açmaya


Hoş geldin

Fatih Akça

Şifonyer Düş Eskisi

1.

ertesi düş boğazında şifoniyer makarasıdır
sarıldıkça ipin firari gülüşlerinde

tırnak içine alma sığmaz hiçbir aşk i
ki defa basılan karakter aralığında
belki bir üç nokta...
dahası kavak ve su arasında saklı
hışırtısında kent gizleri
yaralarını tuzlada kokmasın
kan tuza eğilmez çünkü

2.

durumu katle vacip olan şekle aldanıp
çıkılan bütün yolculuklar
bilinmezliğin türküleriyle sürerler
çünkü artık denklemler çözülmeye muhtaç yalvarandır
dik bakışlı açıların kaynayan sularında

yıkama fanilalar ucuz ve çekiyorlar kendilerine

düğmeleri kopuk

3.

ertelenmiş bütün randevularda bir bekleyen olarak kalacaktır
en erken gidip en çok isteyen
ve ağzının geminde azıya alınan sigara
en hakiki küfre yol verecektir gelmeyenin sülalesine

ki “geldim yoktun çağırmaya kıyamadım”
ama bir taraf ekilecek mutlak gelmeyenin mazeret tohumlarında

demek bir deniz dalgasında vurulan balıklar kadar değil martılar
ya hep beklenilmiş olarak kalacak olan

4.

bulaştırılmış kitap kapaklarında etiket fiyatlarının
korsanlığında meydan okuyor gibi dururken hayatın
es duraklarında

bekleme o otobüs hiç uğramaz o duraklara
ve bilet satan büfeler kepenk vaziyetinde

önce ayraçlarıma ağladım sonra bayram sabahlarına
birkaç damla kadar dokunaklı değildi mektuplaşmak
ranzanın konforsuz susuşlarında ,

5.

bağladım ipin uçlarına şifoniyer sızlanışları
monologlar kadar sürdüm yüzümü camlarına otobüslerin
düdüğünü çalınca trenler gitmelerden vazgeçtim
kendime kaldım bütün pazarlar

artık sana yöneliyor bütün yol gösteren levhalar

Fatih Akça

23 Haziran 2009 Salı

Ağıt

Oğlum;

Sana bu mektubu bizim cehennemden yazıyorum
Bir yaşıma daha gireceğim neredeyse
Tabii bundan haberin yok senin
Kronometreye erken bastığın için
Beni hep yakışıklı hatırlayacaksın
Bizi bırakıp gittiğin yerde
Eski güzel günleri düşünüp hayıflanacaksın

Ama DUR!

Sen hatırlıyor musun beni?
Peki sen herhangi bir şeyi hatırlıyor musun?
Ben yirmiydim tanıştığımızda
Sen beni en son otuzbeşimde gördün İstanbul'da
Sonra sen Kaş'ta öldün
O akşam aynı anda geldik Antalya'ya
Sen beni görmedin, ben sana bakıyorken
Ben sana öyle dikkatli baktım ki oğlum ayrılırken
Sen iyi ki görmedin beni

Yoksa gözgöze gelir gülerdik, eskisi gibi

Olmadık bir yerde gülerdik ya hani?
Öyle olurdu yine
Gözlerimizi kaçırırdık ciddiyeti bozmamak için
Hani sahnede olduğu gibi.
Sen ağlarken bakamazdım sana
Sinirimi bozardın, gülerdim
Çünkü sen her boktan şikayet ederdin oğlum
Öyle çok şikayet ederdin ki
Sonunda sıkılır gülerdim
Sonra sen de sıkılırdın kendinden
Başkası gibi olmak isterdin
Mutlu olan bir başkası gibi
Dert etmeyen biri
Hani, benim gibi biri

Birşey diyeyim mi sana oğlum?
Şimdi dönsen buralara
Ne gidilecek bir yol
Ne uğruna ölünecek bir kadın
Herneyse...
Ama kadınları çok dert ederdin sen
Ama onlar seni severdi oğlum
Ama sen çok ağlardın onlar için
Sevemezdin kendini bir türlü
Onlar seni çok sevse de
Senin gibi olmak istemezdim o zaman
Daha çok sevin beni!
Daha çok gülün bana!
Beni daha çok isteyin!
Daha çok!
Ama seni en çok ben...

Birşey diyeyim mi sana oğlum?
Şimdi dönsen buralara
Ne gidilecek bir yol
Ne uğruna ölünecek bir kadın
Ne de sabaha kadar konuşarak sana vaadettiklerim

Kandırdım seni oğlum
Parayı dert etme diye
Yok öyle birşey,
başarısızlık diye
İlla da başkası olmaya çalışma salak gib
iBir kadın için ölme diye

Kandırdım

Artık umrunda değil mi bunlar?
Artık bozulmuyor musun bu işlere?
Aşkın da bir önemi kalmadı mı yoksa?
O kadın için ölmez misin bir daha?
Ne var, bir kere daha ölsen?
Değmez mi o kadın buna?

Hani, hani değerdi?

Çıplak ayaklarıyla yürürken mezarının üstünde
Keyiflenmeyecek misin toprağın beş karış altında?
Öyle de oldu zaten, vasiyet ettiğin gibi
Çıplak ayaklı kıza

Bıraktın değil mi oğlum?
Bıraktın, gittin
Peki!
Ama ben buradayım hala
Ben devam ediyorum
Peki sen bakıyor musun bana oradan?
Gülüyor musun bana?
Sanıyor musun ben aynı şarkıyı söylüyorum?

Beni daha çok sevin!
Bana daha çok gülün!
Daha da çok isteyin beni!
Beni daha çok özleyin!

Ama seni...
Seni en çok ben, ben!

Hayır ben çok değiştim oğlum
Bir başkası değilim artık
Vazgeçtim maymunların dünyasından
Bıraktım alkışları, istemiyorum kahkahaları
İstemiyorum bir aptal gibi yaşlanmak

İşte belki de bu yüzden
Seni en çok ben...
En çok ben özlüyorum!

BENİM

ÖLÜ

ARKADAŞIM!...


Okan Bayülgen