BLOGGER TEMPLATES AND TWITTER BACKGROUNDS »

29 Haziran 2010 Salı

Mikaha

....
Adına kör karanlık diyorlar
Güneş de üç-buçuk aylık piçini düşürecek bulvarlara

Hıncımdam Makon'da bir Çinli’ye gözlerimle söveceğim
Saygon'da bir otel odasında bulacağım seni
Ellerini Portekiz'de unutmuş olacaksın
Gümrüksüz gireceksin düşlerime çırılçıplak
Beyrut’ta uçağı kaçıracağım Mikaha
Sana dönmek mi bir daha
Tövbeler olsun...

Özlediğin bu muydu yoksa
Tutkulu bir kelepçe vurdular yüreklerimize
Adına aşk diyorsun
Oysa balıklar Singapur'dan getirmemişlerdi
Ağızlarında bu tutkuyu
Roma'da kendini satan bir kadın görüp
Kadınlığından utanmıştın
Melekliğinden utanan şeytanlar gibiydin
Sen de yüreğini ellere sattın Mikaha!
Sana dönmek mi bir daha
Tövbeler olsun...

Bak yine inanasım yok işte
Sensiz geçmezdi bu mevsimler
Bulvarlara kar yağmazdı
Gecenin kör karanlığında
Tanrı bizim için ağlamazdı
Sevmeyi sevilerek öğrenmiştik
Tanrı'ya da biz öğretmiştik üstelik

Belli ki sevmeleri de bırakamıyorum artık
Tanrının da gözyaşları tükendi artık Mikaha!
Sana dönmek mi bir daha
Tövbeler olsun...

Kolay diyorsun
Gel bir de sen yaşa sensizliğimi
Yalan söylüyor Kuveyt'li petrol kralı
Beş gece içmez sana yüzük alırdım
Gözlerini Pire'li tayfalara çaldırdın
Belki Hong Kong'da bir şişe pirinç rakısına satarlar
Belki de ucuzundan ölmeyi göze alırsın
Ama sen; ölmüyorsan-ölemiyorsan-ölemeyeceksen
Paris benim kentim değil ki
Bu serseri izler senin izlerin Mikaha!
Sana dönmek mi bir daha
Tövbeler olsun...

Bak bu mezarı benim için kazdılar
Bu çiçekleri dişi eller getirdi
Sözüm var
Ölürsem erkekçe öleceğim
Ama sensiz ölmeyi beceremem Mikaha!
Sana dönmek mi bir daha
Tövbeler olsun...

ATTİLA İLHAN

ALFABEM YENİK DÜŞTÜ SANA


Aramıza en uzun ayrılığı bir harf boyunca bırakıyorum.
Nokta bile koyamadığım saf hislerimi acı duymadan sonlandırıyorum.
İlk cümleme alfabemin en büyük harfi ile başlıyorum.
Ve sessizce diyorum kimse duymadan görmeden ..

Seni Sevemiyorum kadın..
Seni Sevemiyorum.

Halbu ki gece gibiydin kadın..
Şarap kırmızısı cümlelerimi neden, niçin siyaha boyadın..
Hiç göremedi derin gözlerin ruhumu...
Vücudumu sarmış koyu sisi mahkum bıraktın tenime..

Aslında gönlümden eserdi ılık meltem
Yüzüne dokunurdum, saçlarında gezinirdim..
Bazen ise kalderalı çingeneler gibi sönük ateşin etrafında kıvrak dansınla hayal ederdim silüetini..
Hatta bir keman tınısında seyrederdim saç diplerindeki yıldızları
Her ritimde aşka gelirdim..

Dur bi saniye..
Dur..
Bu sefer yarım bırakıyorum yazımı..
gidemiyor kırık parmaklarım parçalanmış kalbime,
düşlerim çalınmış bıraktığım yerden yine..

Boşver..
Hayallerim boğazımda yutkunur halde kalsın, düğümlensin, dursun içimde..

Bak...
Seni bitiremedim bu gece de içimden atıp kurtulamadım...
Noktası olmayan bir yazı daha, hep devamı gelecek bu yazıların
Çünkü; her gece acın gelip beni buluyor..

Şimdi..
Tekrar...
Son cümlemi alfabenin ilk büyük harfi ile bitiriyorum
Ve haykırarak, rüzgarı sesime katarak söylüyorum..

Seviyorum seni gecemi çalan kadın..
Sevilmediğimi bilerek..

fatih akardere

26 Haziran 2010 Cumartesi

Medetin Şiiri


Geceye dedim ki uzan uzana bilidiğin kadar..
şimdi o dolunay uykudadır.
nerden bılıyorsun diye sordu gece; gözlerinden dedım..
gözlerini karanlığa bırakıp gitmesinden dedım.
gecemiz dedım; kac kişiyiz su hucrede?..
sen, ben ,dolunay ve kandıl..
muma koşan pervande bu sevdadan gttı.
o sevdaya koştu amma atese dustu.
bırakmıyorumkı gönlumde dusunce olasın.
istemıyorumkı gözlerimde degersiz kalasın.
senı canımda saklıyorum.
gözumde, gönlumde degil ta kı son nefesıme kadar bana yar olasın.
soruyoralar bana gecelere kastın ne?
neden hıc uyumazsın?
sasarım seven ınsan nasıl uyur?
aşka her turlu uyku haramdır.
zınhar haramdır!
Bi yerlerde yer yer damlamış kanlar görürsen bil ki benim gözümden damlamıştır....

Zamandan geçtik sevdamız…
Burada her türlü hesabı bıraktık kapattık…
Kendimizi zaman kasabının vicdanına emanet ettik…
Ben miyim ben, sen misin sen, ben mi sen?
Ben miyim, sen sensin elbet, sen de ben…
Ey hatemli yar, seninle bir hoşum, sarhoşum…

Su ateşe galiptir derler…
Ama sen su ol da bir kaba gire gör…
İşte o zaman ateş seni buhar eder, yok eder…
Ben artık yokum sevdamız, yandık buhar olduk, bi bulutun ucuna dokunduk,
camı tıklattık, sen damla diye baktın, ben aktım…

Aşk nerede bozguna uğrarsa üç karı tabiyatlı adamın yüzünden uğrarmış…
Semtimize uğramış bulundular, seni benden ayırdılar…
Ama onlara öfkeli değilim…
Biz, ibrahim olmadan kendimizi ateşe attık…
Bilemedik ateşin sadece ibrahimleri yakmadığını, araştırmadık…
Yandıııık, yandııııık…

Sevgilim, tekmil cihandan gizlidir!
Duygudan her türlü zandan gizlidir!
Aşikar gönlümdedir bir ay gibi…
Can ve tendir, ten ve candan gizlidir!
Aynı ruhtan yücelen bir nice unsur gibiyiz!
İki can-içre biriz, sonsuza yansır gibiyiz!
Bir güzel anlamı elbet olacak sevgimizin,
bil ki sen bende ve ben sende birer sır gibiyiz!

Pervane,Mum Ve Aşk...


Aşk odu evvel düşer ma’şûka andan âşıka
Şem’i gör ki yanmadan yandırmadı pervâneyi”

Fuzûlî

Biri pervaneye şu sözleri söyledi:

“Ey ufacık böcek, minicik kanatlı hayvan! Sen kendine lâyık bir dost tut. Öyle bir yola git, öyle bir yol tut ki, biraz olsun başarı umabilesin. Sen kim, mum kim? Sen neredesin, mum sevmek nerede? Semender değilsin. Ateşin etrafında dolaşma. İnsan önce kendini bilmeli, yiğitliğini denemeli, ondan sonra savaşa atılmalı.
Yarasaya baksana! Güneşten saklanıp gizlendiği için gündüzleri ortalarda görünmüyor, geceleri meydana çıkıyor. Demir pençeli kimse ile savaşmak, câhillik, kendini bilmezliktir.
Düşman olduğunu bildiğin birisini dost edinmek akıllıca bir hareket değildir.
Ey pervane! Kimse sana mumun uğrunda nâhak yere ve boşu boşuna öldüğün için iyi ediyorsun demez.
Bir dilenci padişahın kızını isterse, bu saçma bir fikir beslemek, mânasız bir harekette bulunmak demektir. Ensesine tokadı yer.
Bir mecliste mum yandığı vakit, padişahlar bile yüzlerini ona çevirirler. Hâl böyle iken mum hiç sana, senin gibi âşıka yüz verir mi?
Karşısında o kadar padişahlar varken, büyükler dururken senin gibi bir müflise iltifat eder mi hiç ? Ben zannetmem.
Mum herkese nezaket, yumuşaklık, fakat sana kızgınlık gösterir. Çünkü sen zavallısın, biçâresin.

Yüreği yanık pervane ona şu cevabı verdi:

Ey tuhaf adam! Sen bu sözlerinle tuhaf oluyorsun ama iş tuhaf değil. Mum beni yakarmış, yanarmışım. Bunun ne önemi var. Yansam ne olur, kavrulsam ne çıkar. Gönlümde İbrahim’in ateşi var. Nemrud’un ateşi İbrahim’e nasıl bir gülizâr oldu ise, mumun ateşi de benim için bir gülistandır.
Gönül, canânın eteğine çekmez, canânın aşkı canın yakasına yapışır.
Ben kendi isteğimle kendimi ateşe atmıyorum ki! Boynumdaki aşk zinciri beni ateşe sürüklüyor. Mumun ateşine kavuştuğum zaman yanmıyorum ki, o beni uzakta iken yakmıştı.
Yâr, güzellik ve sevilmek icabı istediğini yapar.
Ona: Yapma, etme, günahtır denilmez ki!
Ben, yârimi sevdiğim için onun ayakları altında can vermeye hazırım. Emelim budur, zevkim de bundan ibarettir. Can benim değil mi? Kim buna engel olabilir?
Dost var iken bana varlık yakışmaz. İşte bunun için can veriyorum. İstiyorum ki, yalnız o var olsun.
Yârim güzeldir, beğenilmiştir. İstiyorum ki, ben yanarken çıkardığım alev ona sirayet ederek onun ışığına katılsın, onun ziyasını arttırsın.

Ey bana öğüt veren! Diyorsun ki: Git, kendine göre birisini bul, onu dost edin!
Bu öğüdün bana hiçbir faydası yok. Bana kâr etmez, te’sir etmez. Bilir misin ki, aşığa nasihat etmek akrebin soktuğu kimseye sızlanma, inleme demeye benzer. Sindbad kitabında çok güzel bir nükte vardır. O da şudur:
“Aşk ateştir, öğüt yeldir.Yel, ateşi alevlendirir.” Bir kaplanı ne kadar dövsen, o nisbette hırçınlaşır, öfkesi şiddetlenir.
Ey nasihatçı! Sen bana fenalık yapıyorsun. İstiyorsun ki, yüzümü ateşli yerden ateşsiz, soğuk yere çevireyim.
Şimdi sıra benim. Ben sana nasihat vereyim de dinle.

Daima kendinden iyisini ara. Kendin gibilerle vakit geçirmek, vaktini zâyi etmektir. Kendi emsalinin peşinden ancak kendini beğenmişler gider. Tehlikeli yerlere ise ancak sarhoşlar gider.
Nitekim ben aşka düştüğüm zaman onun bütün belâlarını da düşündüm. Kelleyi koltuğa aldım da bu yola girdim.
Sadık bir aşık isen elini canımdan çek. Canını vermeye kıymayanlar kendini beğenen korkaklardır ve sevgiliye değil de kendi şahıslarına âşıktırlar.

Bir gün gelecek, nasıl olsa ecel pusu kuracak beni alıp götürecek. Onun için nazlı sevgilim beni öldürsün daha iyi. Onun uğrunda, onun elinde güle oynaya can veririm. Madem ki, ölüm haktır ve alına yazılmıştır, cânan uğrunda, onun elinde ve yanında ölmek daha iyi değil mi?
Bir gün ister istemez öleceksin. Yârin ayağı dibinde can vermek daha iyi değil mi?
Pervâne sâdık bir âşıktır. Tek bir ışık etrafında döner durur ve kendini yok eder. Onun yok oluşu, “Vahdet” yolundaki dervişin hâline benzer. Işık ilâhî aşk, pervâne ise bu aşk ile yanıp tutuşan ve hatta yokluğa erişen derviş demektir.
Pervane acziyet ve perişanlığına bakmadan aşkı ile etrafında yanıp durduğu mumun huzurunda, ma’şûkuna seslenir:
-Ey sevgilim! Hadi ben âşığım, yansam da yeridir. Peki ya sen neden yanıyorsun, niçin ağlıyorsun.

Mum inleyerek cevap verir:

-Benim tatlı balım vardı. Beni ondan ayırdılar. Şirin’im haksızlıkla elimden alındı. İşte Ferhad gibi tepemden ateş çıkıyor. Gece, meclisi aydınlatan ışığıma bakma. İçimi yakan ateşe bak.
Mum, hem bu sözleri söylüyor, hem de sararmış yanağından sel gibi gözyaşı dökülüyordu.

Mum, sözüne devamla pervaneye dedi ki:

Ey pervane! Ey aşk iddiacısı! Aşk, senin işin değil. Seninki bir kuru iddiadan ibaret. Sende ne sabır var, ne de metanet ve tahammül.
Sen azıcık bir ışık ve ateş gördün mü, hemen yanıyorsun. Ben ise tamamıyla yanıncaya kadar dikilip duruyor, dayanıyorum.
Aşk ateşi senin yalnız kanadını, benim ise bütün vücudumu, baştan aşağı yakar.
Derviş de mum gibidir. Dışı parlaktır ama içi yanmıştır.
Artık gece bitiyor, sabah oluyordu. Peri yüzlü bir hizmetçi gelip mumu söndürdü.
Zavallı mum, dumanı tepesinden çıkarken:
“Aşkın sonu budur işte.” dedi ve can verdi.

Kaynak Eser: Sâdî Şirâzî, Bostan Mustafa Demirci

25 Haziran 2010 Cuma

İNSAN KALBİ İÇERDEN AÇILIR


19. Yüzyılın büyük İngiliz ressamlarından
William Holman Hunt'ın, bir bahçeyi
tasvir eden bir tablosu Londra
Kraliyet Akademisi'nde sergileniyordu.

Hunt'ın "Kâinat ışığı"adını verdiği bu tabloda
geceleyin elinde bir fenerle bahçede duran
filozof kılıklı biradam görülüyordu.

Adam, serbest kalan eliyle bir kapıyı vuruyor
ve içeriden bir cevap bekler gibi görünüyordu.

Tabloyu tetkik eden bir sanat eleştirmeni
Hunt'a dönerek: "Güzel bir tablo doğrusu,
ama mânâsını bir türlü kavrayamadım."dedi.
"Adamın vurduğu kapı hiç açılmayacak mı?
Ona kapı kolu takmasını unutmuşsunuz da..."

Hunt, gülümsedi ve ekledi:
"Adam alelade bir kapıya vurmuyor ki...
Bu kapı; insan kalbini simgeliyor...
Ancak içerden açılabildiği için dışında
kola ihtiyacı yoktur."

23 Haziran 2010 Çarşamba

AŞK MI? SEVGİ Mİ? SORUSUNA "KEVİR" DEN CEVAP...


aşk, görme engelli bir coşku, görmezlikten kaynaklanan bir bağdır. oysa sevgi, bilinçlice bir bağ; apaçık, duru bir görmenin sonucudur. aşk genellikle içgüdüden su içer, içgüdüden kaynaklanmayan başka bütün olgular değersizdir. oysa sevgi ruhun içinden doğar, bir ruhun yükselebileceği bütün yerlere, sevgi de onunla birlikte doruğa tırmanır.

aşk, gönüllerin genelinde benzer biçimler ve renklerde gözlenmekte olup, ortak nitelik, durum ve görünümler taşır. oysa sevgi her ruhta kendine özgü bir albeni taşır. ruhun kendisinden rengini alır. ruhlar da içgüdülerin tersine kendilerine özgü ayrı ayrı renk, tırmanış, boyut, tat ve kokular taşıdığından; ruhların sayısınca sevgiler olduğu söylenebilir.

aşk, kimlikle ilişkisiz değildir. dönemlerin ve yılların ilerleyişinden etkilenir. oysa sevgi; yaş, zaman ve kişiliğin ötesinde yaşar. onun yüksek yuvasına günün, çağın eli yetişmez.

aşk, her renkte, her düzeyde, somut güzellikle bağlantılıdır. schopenhauer'ın deyişiyle: "sevgilinizin yaşına bir yirmi yıl daha ekleyin de onun duygularınızda bıraktığı doğrudan etkileri gözlemleyin."

oysa sevgi, ruhun içine öyle bir dalgınlıkla dalar; ruhun güzelliklerine öyle tutulup kendinden geçer; somut güzellikleri bambaşka bir biçimde görür. aşk; tufan, dalga, coşku niteliklidir. oysa sevgi durgun, dayanıklı, ağırbaşlı, arılıkla dolup taşar bir durumdadır.

aşk, uzaklık ve yakınlığa göre değişir. uzaklık uzun sürecek olursa azalır. ilişki sürecek olursa değerini yitirir. ancak korku, umut, sarsıntı ve acı çekmenin yanı sıra "görüşüm-uzaklaşım"la diri, güçlü olarak kalabilir. oysa sevgi bu durumları bilmez. dünyası başka bir dünyadır.

aşk, bir yönlü bir coşkudur. sevgilinin kim olduğunu düşünmez. "öznel bir özcoşu"dur. işte bu yüzden hep yanlışlık yapar. seçimle hızla sürçer. ya da hep bir yönlü kalır. yine de yer yer benzeşmeyen iki yabancının arasında bir aşk kıvılcımlanır, olay karanlıklar içinde geçip birbirlerini görmedikleri için ancak bu yıldırımın düşüşünden sonra onun ışığında birbirlerini görebilirler.

oysa sevgi aydınlıkta kök salar. ışığın gölgesinde yeşerir; büyür. işte bu yüzen hep tanışıklıktan sonra ortaya çıkar. gerçekte başlangıçta, iki ruh birbirinin yüzünde tanıma çizgilerini okur. "biz" oluşları ise "tanışım"dan sonra olur, iki ruh, iki kişi değil daha sonraları; birbirlerinin söz, davranış ve konuşma biçiminden yakınlığın tadını, yakınlığın kokusunu, yakınlığın sıcaklığını duyumsarlar. işte bu konaktan sonra birden, iki yoldaş kendiliklerinden sevginin uçsuz bucaksız çölüne ulaştıklarını, sevginin karartısız açık göğünün başlarının üzerinde sere serpe serilmiş olduğunu, "inanış"ın aydın, arı içtenlikli ufuklarının kendilerine açıldığını, tatlı okşayıcı bir esintinin hep başka göklerin, başka ülkelerin yepyeni esinlerinin iletileri ve başka bahçelerin güzel, gizemli çiçeklerinin kokularının birlikteliğinde oyuncu, tatlı, şen bir sevgi ve albeniyle kendisini hep bu ikisinin yüzüne, başına vurduğunu... kendi gözleriyle görürler.

aşk, çılgınlıktır. çılgınlık ise "anlayış" ile "düşünüş"ün bozulmuşluk ve yıpranmışlığından başka bir şey değildir. oysa sevgi tırmanışının doruğunda, beyin ötesini aşar, anlamayı ve düşünmeyi de yerden çekip, doğuşun yüksek doruğuna götürür.

aşk, sevgilide içinin çektiği güzellikleri yaratır. oysa sevgi, içinin çektiği güzellikleri sevgilide görür, bulur. aşk, büyük güçlü bir kandırmacadır. oysa sevgi; sonsuz, salt, dosdoğru, içten bir doğruluktur. aşk, denizin içinde boğulmaktır. oysa sevgi, denizin içinde yüzmektir. aşk, görme duyumunu alır, oysa sevgi, verir.

aşk, kabadır, şiddetlidir. bununla birlikte dayanıksız, güvensizdir. oysa sevgi, tatlıdır, yumuşaktır. bunun yanı sıra dayanıklı, güven içindedir.

aşk hep kuşkuyla bulunur. oysa sevgi, baştan başa kesin inançlıdır. kuşkuya yer vermez. aşktan içtikçe kanarız, sevgiden içtikçe susarız. aşk korundukça eskir. oysa sevgi yenilenir.

aşk, sevenin içinde varolan bir güçtür. kendisini sevgiliye çeker. oysa sevgi sevilende varolan bir albenidir. seveni sevilene götürür. aşk, sevgiliye egemenliktir. oysa sevgi, sevilende yok olma susuzluğudur.

aşk, onun baskısı altında kalabilmek için sevgiliyi belirsiz, kimliksiz olarak ister. aşk, kişinin bencilliği ile alım-satımsal, hayvansal ruhun bir çekiciliğidir. kendisi kendi kötülüğünün bilincinde olduğu için de onu bir başkasında görünce ondan nefret eder, ona kin besler. oysa sevgi, sevileni sevgili, değerli olarak ister.bütün gönüllerin de kendisinin sevdiği için beslediğini , beslemelerini diler. sevgi, kişinin Tanrısal ruhu ve Ahurasal doğasının bir çekiciliğidir. kendisi kendi doğaötesi kutsallığını görebildiği için onu bir başkasında görünce onu da sever. kendisine tanış, yakın bulur.

aşkta, rakip sevilmez. oysa sevgide, "köyünün tutkunlarını kendi özleri gibi severler." kıskançlık aşkın özelliğidir. aşk, sevgiliyi kendi lokması olarak görür. bir başkası onun elinden kapmasın diye hep acılar içinde kıvranır durur. kapması durumunda ise ikisine de düşmanlık beslemeye başlar. sevgiliden nefret edilir.

sevgi ise inançtır. inanç ise salt bir ruhtur. sınırsız bir sonsuzluktur. bu gezegenin türlerinden değildir. aşk, doğanın kementidir. doğadan almış olduklarını kendi elleriyle geri verip; ölümün aldıklarını aşkın oyunlarıyla ellerinden bıraksınlar diye başkaldıranları yakalar. oysa sevgi, kişinin doğanın gözlerinden uzak, kendi yarattığı, kendi ulaştığı, kendi "seçtiği", bir aştır. aşk, içgüdünün tuzağında tutsak olmaktır. oysa sevgi, isteklerin baskısından kurtulmaktır. aşk, bedenin görevlisidir. oysa sevgi, ruhun elçisidir.

aşk, kişinin yaşama dalıp güncel yaşamla oyalanmasına yönelik büyük, aşırı bir "bilinçsizlendirim"dir. oysa sevgi, yabancılıktan dolayı yabansıllıktan doğma, kişinin bu pis, gereksiz yabancı pazar içerisindeki, korkunç özbilincidir.

aşk, tat aramaktır. oysa sevgi, sığınak aramaktır. aşk, aç bir düşkünün yemek yiyişidir. oysa sevgi, "yabancı bir ülkede dildaş bulmak"tır.
aşkın yer değiştirdiği olur. soğuduğu olur. yaktığı olur. oysa sevgi; yerinden, sevdiğinin yanından kalkmaz. soğumaz, kızgın değil; yakmaz, yakıcı değil.

aşk, kendinden yanadır. bencildir, kendisi için ister. kıskançtır. sevgiliye tapar, onu kendi için över. oysa sevgi, sevilenden yanadır, sevilencildir. sevgili için ister. kendini sevdiği kişi için ister. onu onun için sever. kendisi ortada değildir.

- - - - - - - -

''Bu kitap, Sartre'ın deyimiyle, ''şiir'', sözcüğün farsça anlatımıyla da ''gazel''. yaralı bir göğsün ''göğüs kanamaları'' ile ''çölsel bir ruh''un ''dağınık yakarmaları''dır. bu çöl, ''benim dünyam'' olduğu gibi ''benim yüreğim''dir de... ''benim yabancı kendim'', ''benim tutuşmuş ekinsiz yaşantım''... özetle, ''benim yaşam öyküm''dür. bu, ''varlık''ın susuz, gizemli, eriyen, bekleyen,üzülen... çölüdür.

bu sözlerin okuyucusunun, kendisini ''seslenilen'' olarak düşünmemesi gerekiyor. bu sözler seslenilensizdir. onların ''görücüsü'', ''arayıcısı'', olması gerekiyor. sözcükler ve kavramları ''okuma''ması gerekiyor. ''cümleleşmiş'', ''sözcükleşmiş'' anlamları, duyguları ''duyumsaması'', ''tatması'', ''koklaması'' gerekiyor. bir ''mektub''u ''okuduğu'' gibi değil, bir ''serüven''i ''gördüğü'' gibi... okuması gerekiyor.''

böyle anlatıyor ali şeriati kevirde keviri. ''dost'' okuyucusundan ve ''bilen düşmanından'' ''gör''mesini ve ''bul''masını istiyor. içini yakan, dünyayı kasıp kavuran yangınından, acılarından, çölden, yalnızlıktan, aşktan, sevgiden, insandan, atalarından, horozlardan, sudan, çocuktan, kitaplardan bahsediyor.
ve mutlak surette kulak vermek, ''bul''mak ve ''gör''mek gerekiyor."

- - - - - - - -


"Ali Şeriati' nin "KEVİR" adlı eserinden alıntı"

16 Haziran 2010 Çarşamba

AĞIZ-KASİDE

Kapadım balkonumu
duymak istemiyorum ağıtı
ama yalnız ağıt var
gri duvarlar ardında

Çok az melek var şarkı söyleyen
çok az köpek var havlayan
bin keman bir avuca sığıyor;
Ama ağıt koskoca bir köpek,
ağıt koskoca bir melek,
ağıt koskoca bir keman,
gözyaşı ağzını tıkıyor rüzgarın
duyulmaz başka bir şey
ağıttan


GARCİA LORCA